Emânet Ehlinin Vasıfları


Emânet Ehlinin Vasıfları

Emânet Ehlinin Vasıfları:

 

Emânet ehlinin en önemli vasfı, Kur'an'daki
yönetim ilkelerini başarıyla uygulayabilme yeteneğine sahip olmasıdır. Emânet
ehlinin vasıflarını şahsında taşıyan örnek insan Peygamber (s.a.s.)'dir. O,
İslâm'ın yönetim ilkelerini hayata taşımış; müslümanlardan biat almış, siyasî
egemenlik gücünü (devlet başkanlığını) Allah'ın emri üzerine halka onaylatmıştır
(Bak. 48/Fetih, 10; 60/Mümtehıne, 12). Yüce Allah, ona yönetim işinde halka
danışmasını emretmiş (3/Âl-i İmrân, 159), Peygamber (s.a.s.) de bu emri yerine
getirmiştir.

Emânet ehli, "emîn/güvenilir" olmalıdır. Hz.
Muhammed (s.a.s.)'in en önemli vasfının "emîn" olduğu unutulmamalıdır. O, insana
ve hayata hizmeti hakka, adâlete, ahlâka ve halka dayandırmış; bu örnek
uygulamalarıyla dost ve düşman herkesin güvenini kazanmıştır.

Siyasetin malzemesi insandır. İnsan ise, hem
düşünen hem de inanan bir varlıktır. Yönetici konumunda bulunanlar, insanların
dinden sapma veya ona karşı çıkma şeklinde algılanabilecek uygulamalardan
şiddetle kaçınmalıdır. Yöneticiler inançlı, adâletten ayrılmayan, can, mal,
akıl, nesil ve din emniyetini sağlamaya çalışmalı, bu temel esasları
korumalıdır.

Kendine göre bir sistem kuran Batı, insanları bu
sisteme uydurmaya çalışıyor. İslâm'la bağları kesmek, bir ideolojidir. Bu
ideoloji, "içi dindar, dışı laik" bir kişilik ortaya çıkarmış; hem kişi, hem de
toplum bünyesinde derin yaralar açmıştır.

Bugün için en önemli sorun, insanlığın, hâkim
güçlerin haksız siyasî tasallutundan tam olarak kurtulamamış olmasıdır. Ancak,
istenen ve beklenen kurtuluş, "görevin ehline verilmesiyle" büyük ölçüde
gerçekleşmiş olacaktır. Çünkü insanların huzurlu, dünyanın da sistemli ve
güvenli olması, emânetlerin ehline verilmesine bağlıdır. İşin, ehil olmayanların
eline geçmesi ise, Peygamber (s.a.s.)'in ifâdesiyle: "Emânetin zâyi edilmesi
(yitirilmesi)dir." (5)      

"Emânet" sözcüğü, "iman" kelimesiyle aynı kökten
gelir. Dolayısıyla "emîn/güvenilir" olmak için her şeyden önce ve tam anlamıyla
iman sahibi "mü'min" olmak ilk vasıftır. Allah'a güvenini, O'na itaatle ortaya
koymayan kimsenin, başka mü'minlerin güvenini sağlamaya hakkı yoktur.

Emânetin ehline verilmesinin siyasî alanla
ilgili konuda temel unsurların başında adâletle hükmetmek gelir. Bu konuyla
ilgili âyette de adâletin altı çizilir: "Allah size, mutlaka emânetleri ehli
olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle
hükmetmenizi emreder..." (4/Nisâ, 58). Adâletin esâsı da Allah'ın
indirdikleriyle hükmetmektir. Çünkü "Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse
onlar zâlimlerin ta kendileridir." (5/Mâide, 45). Şirk de en büyük zulümdür
(31/Lokman, 13). Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyen veya hükmetmeyeceği önceden
bilinen kimselere Allah'ın emânetini teslim etmek büyük bir vebaldir. Zâlimin
zulmüne rızâ zulüm olduğu gibi, onun zulmüne yardım etmek, onun zulmetmesine
sebep olmak da daha büyük zulüm ve daha büyük günahtır. "Günah ve düşmanlık
üzerine yardımlaşmayın." (5/Mâide, 2).

Emânetler nelerdir, bunların sahipleri
kimlerdir, emânete riâyet nasıl gerçekleşir, emânete riâyet etmemek nasıldır ve
bu özellikler kimlere âittir? Bu sorulara cevap vermeye çalışalım:

"Biz emâneti göklere, yere, dağlara yükledik;
onlar buna riâyetsizlikten çekindiler, (ihânet etmekten) korktular. (Fakat)
insan, (kendisine yüklenen emânete) ihânet etti. Böylece insan, hem çok zâlim,
hem de çok câhil olduğunu ispatladı."
(33/Ahzâb, 72). Allah (c.c.) insanın dünyadaki
konumunu ve bu konumun ne derece önemli olduğunu, yeryüzüne gönderilişin boşuna
olmayıp belli bir gâyeye dayandığını, kendisinin başıboş bırakılmayıp hevâsının
eline terk edilmediğini ve kendisine bir emânet yüklendiğini ortaya koymaktadır.
Bu emânetin ise, kendisinden daha güçlü, daha sağlam ve dayanıklı bir yapıya,
yaratılış itibarıyla sahip olunan, yeryüzünün ve dağların yüklenmekten korkup
çekindiklerini, Rablerinden, kendilerini bu hususta ma'zur saymasını, zira bu
emâneti yüklenecek kapasiteye sahip olmadıklarını söylerken, emânetin ne derece
ağır ve sorumluluk gerektiren bir şey olduğu anlatılır. Çünkü yeryüzü ve dağlar,
Rablerinin emirlerini yerine getirebilmek için koşan, onu yerine getiren
Allah'ın yarattığı varlıklardır. "Orada (yerde), onun üzerinde sarsılmaz
dağlar var etti, onda bereketler yarattı ve isteyip arayanlar için eşit olmak
üzere oradaki rızıkları takdir etti. Sonra Kendisi duman halindeki göğe yöneldi,
böylece ona ve göğe dedi ki: ‘isteyerek veya istemeyerek gelin.' İkisi de:
‘isteyerek, (itaat ederek) geldik' dediler." (41/Fussılet, 10-11). Buradaki
emânetten kastedilen şey hilâfettir. Yani hükmettiğiniz, hükümet olduğunuz zaman
adâletle insanlar arasında hükmediniz, adâletli hükümet olunuz demektir (4/Nisâ,
58).

Emânet; insanın emin ve kendisine itimad edilen
biri olmasından kaynaklanır. Kendisine maddî ve mânevî herhangi bir şeyin
korkmadan kalp huzuru ile teslim edilip, istenildiği zaman sağlam bir şekilde
alınabilir olması anlamına masdardır. Allah (c.c.) veya kullar tarafından,
herhangi bir şekilde bırakılmış olan şeye de mef'ûl anlamında masdar olarak isim
olmuştur.

İnsan; Allah'ın emânetini yüklenmiş bir emîn
olmayı üzerine alan tek yaratıktır. Bu sebeple diğer yaratıklar üzerinde
hükmetme ve tasarrufta bulunma hususunda görevlendirilmiştir. Ayrıca, insanlar
kendi aralarında, birbirlerine emîn (güvenilir, emânet sahibi) olarak emânet
bırakabilir, bunların korunmasına çalışırlar. İşte insanlar, gerek Allah'a ve
gerekse kullara karşı bu emânet haysiyetlerini ne kadar iyi muhâfaza ederler ve
emâneti ne derece yerli yerince koyabilirlerse, o oranda değer ve iyiliklerini
arttırmış olurlar.

Allah yeryüzünde halife olarak Âdem (a.s.)'i
yaratmıştır (2/Bakara, 30). Onun soyundan gelen insanları da denemek için halife
kılmıştır (6/En'âm, 165). "Ey Dâvud, gerçek şu ki, Biz seni yeryüzünde bir
halife kıldık. Öyleyse insanlar arasında hak ile hükmet. İstek ve tutkulara (hevâya)
uyma; sonra seni Allah'ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah'ın yolundan
sapanlar, hesap gününün unutmalarından dolayı, onlar için şiddetli bir azap
vardır." (38/Sâd, 26)

Hilâfetle görevlendirilen insanın; Allah'ın
kendisi için indirdiği vahiyle insanlar arasında hükmetmesi gerekir. Eğer
insanların istek ve arzularına uyacak olur, insanlar arasında kendi arzularına
göre hükmederse, istek ve arzular insanı Allah'ın yolundan saptırdığı için, emin
olma özelliğini yok eder, güveni yitirir ve emâneti de koruyamamış olur.

Emâneti yüklenip gereklerini yerine getiren
insana Allah merhamet eder ve onu bağışlar, ama emânetin gereklerini terk edip
yoldan sapanlar ise, âhireti ve oradaki âkıbetlerini unutmuşlardır, bu sebeple
onlar için şiddetli bir azap vardır. Zâlim ve câhil olan insan, zulme ve
haksızlığa meyyâl olan emânet bilincinden mahrum olan insan, yüklendiği emâneti
yerine getirmemiş, yüklendiği emâneti cehâletinin eseri olarak unutmuş, istek ve
arzularına uyarak kendi kendisine zulmedip nefsinin (ve yönetici gibi etkin bir
konumda ise, toplumun) zâlimi olmuştur.

Allah'ın ve O'nun kullarının hukukunu yüklenen
insan, bu hukuka uygun hareket etmesi gerekirken, hukuk tanımaması sebebiyle
haksızlık ederek zâlim oluyor. Zâlimliğinin sebebi ise; cehâletinden veya
gaflete dalarak âkıbetini unutmasından kaynaklanıyor. Yüklendiği emânete gereği
gibi riâyet etmeyen insan zâlim ve câhildir. Emânet, sorumluluk gerektirir. Bu
mecbûriyet, ayrıca, emâneti; kendi bulunduğu ortamda veya kendisinden sonra
gelecek emânet ehli, güvenilir, sorumluluk bilinciyle hareket eden insanlara
teslim etme bilincini verir. "Allah size, mutlaka emânetleri ehli olanlara
vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi
emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor! Allah'ın size yapılmasını tavsiye
ettiği şey, mutlaka en güzeldir. Şüphesiz Allah her şeyi işiten ve her şeyi
görendir." (4/Nisâ, 58)

Emânet ile hâkimiyetin ilişkisi açık bir şekilde
ortaya konuluyor. Bu âyette emânetleri yerine getirme, insanlar arasında
adâletle hükmetme olarak emrediliyor. Burada emânet, hükümden önce zikredilerek
emânetin önemi anlatılıyor. İnsanın; Rabbine, nefsine ve toplumuna karşı olmak
üzere üç emânet ilişkisi vardır. Rabbine karşı emânete uyması; Rab-kul
ilişkisine riâyet etmek, Allah'ı birleyip (tevhid), O'nun hukukunu korumak ve
O'nun sınırlarını tecâvüz etmeden, Allah ile kul arasındaki farkın bilincinde
olarak, gerçek İlâh ve Rabbin Allah olduğunu haykırarak, bunun mücâdelesini
vererek itaat ve ibâdetini sadece Allah'a has kılıp inancında, düşüncesinde ve
amellerinde şirkten eser bulundurmamaktır. Yasa koyma, hüküm belirleme yetkisini
kayıtsız şartsız olarak Allah'ın dışında, herhangi bir parti, sınıf, grup gibi
şeylere vermek emânete riâyet etmemektir. Bu yetki, sadece Allah'a âittir
(12/Yusuf, 40). Allah'a âit olan bir yetkiyi insanlara vermek, Allah'ın hukukunu
muhâfaza etmemek, emâneti sahibine vermemektir ve aynı zamanda da şirktir.
Mü'minlerin özelliklerinden bir tanesi, emânete riâyettir. "Mü'minler
gerçekten felâha ermişlerdir... Onlar (o kurtuluşa eren mü'minler),
emânetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. Onlar namazlarını da koruyanlardır.
İşte (yeryüzünün hâkimiyetine ve âhiretin nimetlerine) vâris olacak onlardır."
(23/Mü'minûn, 1, 8-10)

Bu âyetlerde anlatılan özelliklerden bazıları
Allah'ın emâneti olduğu gibi, bir kısmı da insanın kendi nefsine karşı olan
emânetleri, sorumluluklarıdır. Onlar; boş ve faydasız olan şeylerden yüz
çevirirler, faydasına olmayan şeyleri işlemekten kaçınırlar, zinâdan kendilerini
korur, zinâya yaklaşmazlar. Kendilerine emredilen şeylerin faydasına
faydalarına, yasaklanılan şeylerin zararına olduğunu bilir, böylece inanır ve
kendilerinden istenilen şeyleri yerine getirerek cennete vâris olmaya
çalışırlar, nefislerine yüklenilen emâneti yerine getirmiş olurlar.

 

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar