ESMÂU'L-HÜSNÂ VE  ESMÂU'L-HÜSNÂ'DAN SELBİN NEFYEDİLMESİ


ESMÂU

ESMÂU'L-HÜSNÂ
VE 

ESMÂU'L-HÜSNÂ'DAN SELBİN NEFYEDİLMESİ

Selbî sıfatlar,[1]
yüce Allah'ın sıfatlarına dahil olmazlar. Ancak subûtu[2]
içerenler bunun dışındadır. Mesela, Ahad, Ulûhiyyet'te ve Rubûbiyyet'te bir
olmayı içermektedir. es-Selâm kemaline zıt olan tüm noksanlıklardan berî 
olmasını kapsamaktadır. Yüce Allah'ın Zatından subûtu içeren selb ile haber
vermek aynı şekildedir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

   

"O'nu ne bir uyuklama nede uyku tutar"
(Bakara,

2/255.)

Bu, âyet hayatının ve Kayyûm olmanın kemalini içermektedir. Yine yüce Allah konu
ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

"Bize hiçbir yorgunluk çökmedi"
(Kâf,

50/38.)

Bu âyette kudretinin kemalini içermektedir. Yine yüce Allah bu konu ile ilgili
olarak şöyle buyurmaktadır:

 "Ne
yerde ne gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabb'inden uzak (ve gizli) kalmaz"
(Yûnus,10/61.)

Bu da, ilminin kemalini içermektedir. Yine yüce Allah bu konuda şöyle
buyurmaktadır:

"Doğurmadı ve doğrulmadı"
(İhlâs,

112/3)

Bu âyet, Samed olmasını ve zenginliğini içermektedir. Yine yüce Allah şöyle
buyurmaktadır:

"O'nun hiçbir dengi yoktur"
(İhlâs,

112/4)

Bu da, kemâl olmada tek olduğunu ve hiçbir denginin, benzerinin olmadığını
içermektedir. Yine yüce Allah konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

"Gözler O'nu göremez; halbuki O, gözleri görür. O, eşyayı pek iyi bilen, her
şeyden haberdar olandır"
(Enâm,

6/103.)

Bu âyeti kerimede azametini ve her hangi birinin O'nu kuşatacak bir görüşle
idrak etmesinden yüce olduğunu kapsamaktadır. Bu, yüce Allah'ın Zatını
sıfatlandırdığı selbî haberlerin tamamı hakkında genel durumdur.

Burada bazı maddelerin bilinmesi gerekir.

1.     
Yüce Allah'ın Zatından haber verme konusu, yüce Allah'ın isimleri ve
sıfatları konusuna girenlerden daha geniş değildir. Şey, Mevcut ve Zatıyla Kaim
gibi. Bunlar, Esmâu'l-Hüsnâ'nın ve yüce sıfatların içerisine girmez. Çünkü
bunlarla, sadece O'nun Zatından haber verilmektedir.

2.     
Bir sıfat, hem kemâl manaya ve hem de noksan manaya geldiği zaman O'nun
isimlendiği isimleri arasına mutlak olarak girmez. Bilakis onların kemâl
olanlarıyla isimlenir. Bunlar da  Mürîd, Sâni' ve Fâil gibidir. Bunlar ise
isimlerinin arasına girmezler. Bundan dolayı isimlendirme esnasında mutlak Sâni'
diye isimlendiren hata yapmıştır. O, dilediği her şeyi yapandır. Muhakkak ki
irade ve  fiil kemâl manaya da gelir noksan manaya da gelir. İşte bundan dolayı
yüce Allah kendi Zatını, fiil ve haber olarak bunların en mükemmelleriyle
isimlendirmiştir.

3.     
Mukayyed bir fiilden mutlak isim türeterek yüce Allah'ın Zatından haber
vermek gerekli değildir. Nitekim bazı son devir alimleri, Mudil (=saptıran),
Fâtin (=imtihan eden) ve Mâkir (=tuzak kuran) gibi isimleri Esmâu'l-Hüsnâ'dan
sayarak hata yapmışlardır. Yüce Allah, onların bu sözlerinden münezzehtir. Çünkü
yüce Allah kendi Zatını bu isimlerden ancak özel ve muayyen olan fiillerle
isimlendirmiştir. O fiillerin isimleriyle mutlak olarak isimlendirmek caiz
değildir. Allah en iyi bilendir.[3]

4.     
O'nun Esmâu'l-Hüsnâ'sı,  özel isimleri ve sıfatlarıdır. Kulların
sıfatlarının hilafına Esmâu'l-Hüsnâ ile vasıflanmak, o vasfın özel isim olmasına
aykırı değildir. Çünkü kulların vasıfları müşterek olduğundan dolayı Yüce
Allah'ın vasıflarının hilafına onlara özel isim olmaya aykırıdır.

5.     
Yüce Allah'ın isimlerinden her bir isimde O'na delaletler vardır. Kimisi
Zatına ve sıfatlarına delalet eder. Kimisi ikisinden birisinin içerdiklerine
delalet eder. kimisi de O'ndan hiç ayrılmayan diğer sıfatlarına delalet eder.

6.     
Yüce Allah'ın Esmâu'l-Hüsnâ'sı için iki itibar vardır. Biri Zatı yönünden
itibar diğeri ise sıfatları yönünden itibardır. Birincisi eş anlamlıdır.
İkincisi ise zıt anlamlıdır.

7.      

İsimler ve sıfatlar konusunda yüce Allah'ın isimlenmesi, Tevkîfî'dir.[4]

 Ve birde Tevkîfî olması gerekmeyen haberî isimlerle isimlenmesidir. Mesela,
Kadîm, Şey, Mevcut ve Zatıyla Kaim olma gibi. Bu isimler, tevkîfî midir? yoksa
işitildiği zaman reddedilmeyen isimlerin bazılarıyla O'nu isimlendirmek câiz
midir?[5]
meselesindeki ihtilaf, lafzidir.

8.     
Yüce Allah bir isimle isimlendiği zaman o isimden, mastarın ve fiilin
türemesi ve bununla yüce Allah'tan haber verilmesi caizdir. Örneğin, Semî, Basîr
ve Kadîr isimlerinden türeyen Sem' (=işitmek), Basar (=görmek) ve Kudret (=güçlü
olma) gibi. Şu âyetlerde olduğu gibi fiilleriyle O'ndan haber vermek caizdir:

"Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikâyette bulunan kadının sözünü
Allah işitmiştir. Allah, sizin konuşmanızı işitir. Çünkü Allah işitendir,
bilendir"
(Mücadele,

58/1.)

"Biz buna güç yetirmişizdir. Biz ne güzel güç yetirenleriz!"
(Mürselât,

77/23.)
Bu ise eğer fiil muteaddî (=geçişli) olursa caizdir. Şayet lazimî (=geçişsiz)
olursa bununla, O'ndan haber vermek caiz olmaz. Örneğin, Hayy gibi. Bilakis
bunda isim ve masdarıyla isimlenir ancak fiil ile isimlenmez. Yani "ha-yi-ye"
denmez.

9.     
 Yüce Allah'ın fiilleri isimlerinden ve sıfatlarından meydana gelir.
Mahlukatın ise isimleri fiillerinden meydana gelir. Yüce Allah'ın bütün fiilleri
kemalindendir. Mahlukatın kemali ise yapmış olduğu fiillerden meydana gelir.
Mahlukatın isimleri ancak fiilleri sebebiyle kemale erdikten sonra türemiştir.
Yüce Allah ise ezelden beri kemâl sıfatlarla vasıflanmıştır. Ve O'nun kemalinden
dolayı fiilleri vuku bulmuştur. Çünkü O, zatıyla ve sıfatlarıyla kemâl
derecesindedir. O'nun fiilleri kemalinden dolayı meydana gelmiştir. O tüm
sıfatlarında kâmildir ve yapar. Mahlukat ise işlemiş olduğu fiillerin derecesine
layık olan bir kemallik ile kâmil oldur.

10. 
Esmâu'l-Hüsnâ'yı saymak ve onları bilmek bütün malumu bilmek için
asıldır. Çünkü yüce Allah'ın dışındaki bütün malumlar (=bilinenler) ya O'nun
yaratmasıdır veya emridir yada O'nun yarattığını bilmektir veyahut ta O'nun
şeriatını bilmektir. Yaratmak ve emretmek, yüce Allah'ın Esmâu'l-Hüsnâ'sından
kaynaklanmaktadır. Yaratma ve emretme, Esmâu'l-Hüsnâ ile irtibatlıdır. Gereken
irtibat, O'nun gerekli kılması sebebiyledir. Emretmenin tamamı,
Esmâu'l-Hüsnâ'dan kaynaklanır. Bunların hepsi güzeldir ve kulların
maslahatlarından dışarı çıkmaz. Onlar için şefkat ve merhamettir. Onlara
emretmesi ve yasaklamasıyla kemale erdirerek onlara ihsanda bulunmasıdır. Çünkü
O'nun bütün emirleri maslahat, hikmet, rahmet, lütuf ve ihsandır.  Çünkü emrin
çıkış kaynağı, yüce Allah'ın Esmâu'l-Hüsnâ'sıdır. Ve O'nun bütün fiilleri
adalet, hikmet, maslahat ve rahmetten dışarı çıkmaz. Çünkü onların çıkış
kaynakları da  Esmâu'l-Hüsnâ'sıdır. O'nun yaratmasında asla bir uygunsuzluk ve
abeslik yoktur. O mahlukatını batıl olarak, başı boş salıverilmiş yada abes
olarak yaratmamıştır. Nitekim yüce Allah'ın dışındaki her şey O'nun yaratması
iledir. Yüce Allah'ın dışındaki her şeyin varlığı O'nun varlığına tabidir.
Mahluk olan meful yaratıcısına tabi olmuştur. Aynı şekilde Esmâu'l-Hüsnâ'yı
bilmek, yüce Allah dışındaki her şeyi bilmek için asıldır. Yüce Allah'ın
isimlerini bilmek ve saymak, diğer ilimler içinde asıldır. Bir mahluk için
gerektiği şekilde kim Esmâu'l-Hüsnâ'yı sayarsa ilimlerin tamamını saymış olur.
Çünkü Esmâu'l-Hüsnâ'yı saymak bütün ilimleri saymak için asıldır. Muhakkak ki
malumatın tamamı Esmâu'l-Hüsnâ'nın gerekli kıldıklarıdır. Ve onlarla
irtibatlıdırlar. Yüce Allah'ın ilminden ve hikmetinden kaynaklanan yaratma ve
buyruk hakkında iyice düşünmek gerekir. İşte bundan dolayı kişi onlarda bir
düzensizlik ve uygunsuzluk bulamaz.  Çünkü meydana gelen düzensizlik ya kulun
emrettiği şeyde   yada yaptığı şeyde olur. Buda ya yaptığı iş hakkındaki
cehaletinden dolayı yada hikmetsizliğinden dolayı kaynaklanır. Yüce Allah'a
gelince O Alîm ve Hâkim'dir. O'nun fiiline ve buyruğuna düzensizlik, uygunsuzluk
ve çelişkiye tabi olmaz.

11. 
Yüce Allah'ın isimlerinin tamamı en güzelleridir. Onların arasında asla
bunların dışında bir isim yoktur. Fiile itibar ederek yüce Allah'ı
isimlendirmenin O'nun isimlerinden olduğu konusu daha önce geçti. Örneğin,
Hâlık, Razzâk, Muhyî ve Mumît gibi. Bu, O'nun bütün fiillerinin sırf hayır
olduğuna delalet etmektedir. Kesinlikle onlarda hiçbir şerr yoktur. Eğer O,
şerri yapsaydı O'nun için o şerden bir isim türerdi. O zaman O'nun bütün
isimleri güzel olmazdı. Yani Esmâu'l-Hüsnâ olmazdı. Bu da, batıldır. Şer, O'na
ulaşamaz.[6]
Sıfatlarının arasına girmeyeceği, Zatına tabi olmayacağı ve fiillerine dahil
olmayacağı gibi şer, O'na ulaşamaz. Fiil ve vasıf olarak O'na izafe edilemez.
Ancak O'nun mef'ullerine dahil olur. Fiil ile mef'ul ayrı ayrı şeylerdir. Şer,
yüce Allah'ın yapmış olduğu fiil ile değil, O'ndan ayrı olan mef'ulü ile
beraberdir. Bunun üzerinde iyice düşünmek gerekir. Çünkü bu mesele kelamcılardan
çoğuna gizli kalmıştır. Ve bu meselede ayaklar kaymış, fikirler sapmıştır.,
Allah'ın izni ile hak ehli ihtilaf ettiği zaman yüce Allah onlara hidayet etti.
Allah, dilediği kimseyi sıratı müstakîme ulaştırır.

12. 
Bu madde onları sayan kimsenin cennete gireceği, yüce Allah'ın isimlerini
saymanın mertebelerini açıklama hususundadır. Bu saadet, kurtuluş ve felah
vesilesidir.

Birinci mertebe,
onların lafızlarını ve adetlerini saymaktır.

İkinci mertebe,
manalarını ve medlullerini anlamaktır.

Üçüncü mertebe,
yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi onlarla dua etmektir:

"En güzel isimler (=Esmâu'l-Hüsnâ) Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle
dua edin"
(A'râf,

7/180.)
Bu ,da iki mertebedir.

a.     
Senâ (=övgü) duası ve ibadettir.

b.     
Talep duası ve istemektir. O'na ancak Esmâu'l-Hüsnâ'sı ve yüce sıfatları
ile senâ edilir. Aynı şekilde ancak onlarla istenir. Ve; "Ey Mevcud!, Ey Şey! Ey
Zat beni bağışla ve bana merhamet et" denmez. Bilakis her talepte o talebin
gereği olan isim ile istenir. Böylece dua ederek isteyen kimse o isim ile Yüce
Allah'a tevessül etmiş olur. Peygamberlerin dualarını iyice düşünen kimse
özellikle dualarının sonu ile başını bu şekle uygun olarak bulur. Peygamberlerin
dualarındaki bu ibareler

"Allah'ın isimleri ile ahlaklanır"[7]
diyen kimsenin söz    ünden daha evladır. Çünkü bu isabetli bir ibare değildir.
Bu, gücü belli bir miktar üzere olan bir ilâha benzeterek felsefecilerin
uydurduğu bir sözdür. Daha güzel ifade ise Ebu Hâkim b. Berrecan'ın[8]
şu ifadesidir; "Kulluk", Ondan daha güzel ibare ise Kur'ân'a uygun olan
ifadedir. O da kulluğu ve istemeyi kapsayan duadır.[9]
Bunlar dört kısımdır. Birincisi: inkar olarak en şiddetlisi olan felsefecilerin
ifadesidir. O da Yüce Allah'ı yarattığı mahlukata benzetmektir. Bundan daha
hafif olanı "ahlaklanmak" ifadesidir. Bu ikisinden daha güzel olanı da "kulluk"
ifadesidir. Ama bunların hepsinden daha güzel olanı ise Kur'ân'ın lafzı ile
duadır.

13. 
Düşünürler; Hayy (=diri), Semî (=işiten), Basîr (=gören), Alim (=bilen),
Kadîr (=güç kuvvet sahibi), Mâlik (=mülk sahibi) gibi yüce Allah'ın isimlendiği
isimlerle kulların sıfatlandığı isimler hakkında ihtilafa düştüler.

Kelamcılardan bir taife; bunlar kulda hakiki manada, yüce Allah'ta ise mecazi
manadadır dediler. Bu, cehmiye mezhebinin aşırı gidenlerinin sözüdür. Bu
sözlerin en çirkini ve fesat olarak da en şiddetlisidir.

İkincisi,
birinci görüşün zıttıdır. Yüce Allah'ta hakiki manada kulda ise mecazi manadadır
dediler. Bu, Ebu Abbâs en-Nâşî'nin sözüdür.

Üçüncüsü,
her ikisinde de hakiki manada olduğudur. Bu ehli sünnetin görüşüdür. Doğru olan
da budur. O ikisindeki hakikatler hakkındaki ihtilaf, bu isimleri her ikisinde
de hakiki olmaktan çıkarmaz. Yüce Allah, celaline yakışır bir şekilde bu
isimlerle isimlenmiş kulda yaratılışına yakışır bir şekilde aynı isimlerle
vasıflanmıştır. Fâil (=yapan), Âmil (=bir işle amel eden), Müktesib (=çalışıp
kazanan), Kâsib (=gayret eden), Sânî (=fâil, yapan), Muhdis (=sonradan îcâd
eden), Câil (=yapan, kılan), Muessir (=etkileyen, tesir eden), Munşî (=inşa
eden, yaratan), Mûcid (=îcâd eden), Hâlık (=yaratan, yapan), Bârî (=yaratan)
Musavvir (=şekil veren), Kâdir (=güç yetiren) ve Murîd (=irâde eden, dileyen)
lafızlarına gelince bu lafızlar üç kısımdır.

Birinci kısım:
Bârî (=yaratan), Bedî ve Mubdî (=numunesiz yoktan yaratan) gibi sadece yüce
Allah'ın isimlendiği isimlerdir.

İkici kısım:
Müktesib (=çalışıp kazanan), Kâsib (=gayret eden) gibi sadece kulun isimlendiği
isimlerdir.

Üçüncü kısım:
Sânî (=işleyen, yapan), Fâil (=yapan), Âmil (=bir iş ile amel eden), Munşî
(=inşa eden, yaratan), Kâdir (=güç yetiren)  Murîd (=irâde eden, dileyen) yüce
Allah'ın da kulun da isimlendiği isimlerdir.

Hâlık (=yaratan, yapan) ve Musavvir (=şekil veren)'e gelince eğer kayıtsız ve
mutlak olarak kullanılırlarsa onlarla ancak yüce Allah isimlenir. Nitekim yüce
Allah şöyle buyurmuştur:

"O, Hâlık (=yaratan), Bâriu (=var eden), Musavvir (=varlığa getirdiklerine biçim
veren) Allah'tır"
(Haşr,

59/24)
Şayet mukayyed olarak kullanılırlarsa bu ikisi ile kul isimlenir. Nitekim bir
şeye güç yetiren kimse için

"onu yaptı denir"[10]

Şair şöyle demiştir: "Sen ölçtüğün şeyi yarıyorsun. Kavmin bazısı ölçüyor
sonrada yarmıyor"[11]

Yani senin gücün var yapıyorsun bu kabiliyetle ölçtüğün şeyi yapıyorsun
(tamamlıyorsun). Diğerleri yapmaktan ve tamamlamaktan aciz oldukları halde
ölçüyorlar. Bu itibarla kula hâlık isminin verilmesi âyette de olduğu gibi uygun
olmuştur:

"Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir"
(Mu'minûn,

23/14.).

Yani şekil verenlerin ve ölçüp biçenlerin en güzelidir. Su tulumu, kırba ve
benzeri şeyleri ondan kesmek için gereğince ölçtükleri zaman Araplar şöyle der:
"Deriyi ölçtüm ve onu oranladım".

Mücâhid bu âyetin tefsirinde şöyle der: "Onlar işliyorlar. Allah'ta işliyor.
Allah işleyenlerin en hayırlısıdır." 

Leys de şöyle der: "Yapan adam. Yani işleyen adam. Kadınlar içinde ‘Onlar
işleyici kadınlardır' demiştir."

Mukâtil ise şöyle demiştir: "Yüce Allah şöyle der: ‘O (c.c.), hiç hareket
etmeyen heykeller ve benzerlerini yapanlardan yaratma olarak daha güzeldir."

"Bârî" ismine gelince, bununla ancak yüce Allah isimlenir. Çünkü O (c.c.)
mahlukatı yok iken yaratan, var eden ve icat edendir.

14.
Bu kısımdan olan isimler ve sıfatlar  için üç itibar vardır.[12]

Birincisi:
Yüce Allah'a veya kula kayıtlamamakla birlikte oluşan itibardır. 

İkincisi:

Sadece yüce Allah'a izafet olarak oluşan itibardır.

Üçüncüsü:
Kula bir kayıt ile izafet olarak oluşan itibardır. Bu itibardaki isim kendisi ve
hakikati için gerekmemektedir. Bu isim hem Yüce Allah için hem de kul için
sabittir. Yüce Allah için o isimden kemaline layık olan mana kul için ise ona
layık olan mana vardır. Bu, işitilen her şeyi idrak etmenin gerekli kıldığı
Semî, görülen her şeyi görmenin gerekli kıldığı Basîr, Alîm, Kadîr ve diğer
isimler gibidir. Çünkü onlarla isimlenmenin uygun olmasının şartı onlarla
vasıflanan kimse için manalarının ve hakikatlerinin meydana gelmesidir. Bu
itibardaki isimler kendileri ve hakikatleri için gerekmemektedirler.

Yüce Allah için bu isimlerden birinin sabit olmasında herhangi bir şekilde
hiçbir mahzur yoktur. Aksine bu isimler Yüce Allah için yarattıklarının o isimde
O'na benzememesi ve O'nun da onlara benzememesi yönüyle sabit olur. Kim Yüce
Allah'ı o isimden kulları isimlendirmek için olumsuzlaştırırsa, yüce Allah'ın
isimleri hakkında sapmış ve O'nun yüce sıfatlarını inkar etmiş olur.

Her kim bir isimde mahlukatıyla benzeştirme yönüyle yüce Allah'ı o isim ile
isimlendirirse, yüce Allah'ı yarattıklarına benzetmiş olur. Ve kim  yüce Allah'ı
yarattıklarına benzetirse kafir olur. Bilakis, Celaline ve Azametini yakışır bir
şekilde  yüce Allah'ı yarattıklarına benzetmeksizin kim yüce Allah'ın isimlerini
O'na sabit kılarsa yüce Allah'ı teşbih pisliğinden ve ta'tîl kanından tenzih
etmiş olur.

İşte bu, ehli sünnetin[13]
yoludur. Kula izafesi gereken bir sıfatın yüce Allah'tan nefyedilmesi gerekir.
Nitekim uykuya, uyuklamaya, gıdaya ve benzerlerine ihtiyaç duymalarından dolayı
kul için hayat lazımdır.

Aynı şekilde menfaati elde etmek ve zararı uzaklaştırma hususunda hareket
edebilmesi için kula irade sıfatı lazımdır.

Yine aynı şekilde kendinden yüce olana ihtiyacından, O'na isnadından ve O'nun
tarafından kuşatılmış olmasından dolayı yüce olması lazımdır.

Bunun hepsinin Kuddûs ve Selâm olan yüce Allah'tan uzaklaştırılması gerekir. Ve
yüce Allah'a has olan sıfat gerekir. Çünkü, kıdem (=evveli olmayan), vucûb
(=varlığı gerekli olan) ve ihata (=her şeyi kuşatan) olmasını gerektiren İlim,
Kudret, İrade ve diğer sıfatları gibi Yüce Allah'ın vasıflandığı bir sıfat
mahluk için hiçbir yönden sabit olmaz. Muhakkak ki yüce Allah'a has olan bir
sıfatın mahluk için sabit olması imkansızdır.

Kişi bu kaideyi bilgi olarak idrak ettiği ve gereği gibi düşündüğü zaman
kelamcıların bazısının belasının aslı olan şu iki afetten kurtulmuş olur. Bu
afetlerden biri ta'tîl afeti diğeri ise teşbih afetidir. Doğrusu bir kimse bu
meseleyi tasavvur ederek bu makamın hakkını verdiği zaman Allahu Teâlâ için
Esmâu'l-Hüsnâ'yı ve yüce sıfatları hakikaten sabitlemiş olur. Böyle olunca da
kişi ta'tîlden kurtulmuş olur.

Esmâu'l-Hüsnâ ve yüce sıfatlardan mahlukun özelliklerini ve benzetmelerini
nefyettiği zamanda teşbihten kurtulmuş olur. Burada iyi düşünmek ve bu kaideyi
bu konuda devamlı kendisine müracaat edilen bir kalkan kılmak gerekir. Allah
(c.c.) doğruya muvaffak kılandır.[14]

15.
Sıfat, muvsûfa (=vasıflanana) bitiştiğinde o sıfata dört şey lazımdır. Bunlardan
ikisi lafzî, ikisi de manevidir.

Lafzî olan, subûtî ve selbîdir.

Lafzî olan subûtî:
Mevsûf için sıfattan bir ismin türemesidir.

Lafzî olan selbî:
onun dışında bir ismin türemesi imkansızdır.

Manevi olan da, subûtî ve selbîdir.

Manevi olan da subûtî:
hükmünün mevsûfa dönmesi ve o sıfat ile mevsûfdan haber verilmesidir.

Manevi olan selbî:
sıfatın hükmünün onun haricine dönmemesi ve ondan haber vermemesidir. Bu
isimlerin ve sıfatların tanınmasında büyük bir kaidedir. Buna bir misal olarak
Kelam sıfatını örnek verelim. Şöyle ki kelam bir yerde meydana geldiği zaman
onun dışındakiler için söz söyleme olur. O sıfatla ondan haber verilir. Ve bu
sıfatın hükmü mütekellime (=konuşana) döner başkasına değil. Yani o dedi,
emretti, yasakladı, çağırdı, fısıldadı, haber verdi, hitap etti ve konuştu
denir. Bu hükümler başkası için imkansızdır. Bu hükümlerle delil getirilir.
İsimlerde sıfatların kaim olması üzeredir. O sıfatın başkasından tenzih edilmesi
ise onunla sıfatlanmamış olmasından dolayıdır. Bu, Mu'tezile ve Cehmiyye'nin
görüşlerini reddeden sünnetin aslıdır. Bu yanlış görüşleri uzaklaştırmak ve geri
çevirmek, usullerin en sağlamıdır.

16.
Esmâu'l-Hüsnâ'yı bir sayıya hasretmek ve bir adet ile sınırlandırmak doğru
olmaz. Muhakkak ki yüce Allah'ın katında bulunan gaybî ilminde kendisine
ayırdığı, mukarrebûn meleğinin ve elçi olarak gönderilen nebilerin dahi
bilmediği isimleri ve sıfatları vardır. Nitekim sahih bir hadiste Rasûlullah
(s.a.v.) şöle buyurmuştur:

"Zatını isimlendirdiğin bütün isimlerinle, Kitabında indirdiğin bütün
isimlerinle ve katındaki kaybî ilimde kendine ayırdığın (seçtiğin) bütün
isimlerinle senden istiyorum"[15] 

Yüce Allah, isimlerini, üç kısma ayırmıştır.

Birinci kısım:
Kendi Zatını isimlendirdiği, melekler ve diğerlerinden dilediklerine açıkladığı
ama Kitabında indirmediği isimlerdir.

İkinci kısım:

Kitabında indirdiği ve kullarına öğrettiği isimlerdir. 

Üçüncü kısım:
Gaybî ilminde kendine ayırdığı ve mahlukattan hiç kimseye bildirmediği
isimlerdir. İşte bundan dolayı Rasûlullah (s.a.v.)

"İlmini sadece Kendine has kıldığın"

diye buyurdu.

Burada maksat, yüce Allah'ın bir isimle isimlenmede tek olması değildir. Çünkü
bu münferitlik Kur'ân'da indirdiği isimlerde sabittir.[16]

Şefaatle ile ilgili hadis de Rasûlullah (s.a.v.)'in şu sözü bundan dolayıdır:

"Şimdi muktedir olamayacağım hamdlerle O'na hamd ederim"[17]

Buradaki hamdler, yüce Allah'ın isimlerini ve sıfatlarını tamamlar.

 

Bir başka hadiste Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Ben Sana olan övgüleri saymaya güç yetiremem Sen kendi Zatını övdüğün gibisin"[18]

Rasûlullah (s.a.v.)'in

"Muhakkak ki Yüce Allah'ın doksan dokuz ismi vardır. Kim onları sayarsa cennete
girer"[19]

sözüne gelince, buradaki kelam, tek bir cümledir[20]
ve

"kim onları sayarsa"
sözü sıfattır müstakil bir haber değildir. O zaman mana şöyle olur:

Yüce Allah'ın o isimlerinin makamında birçok isimleri vardır. Kim onları sayarsa
cennete girer. Bu, yüce Allah'ın bunlardan başka isimlerinin olmasını
olumsuzlaştırmaz. Bu bir kimsenin şöyle demesi gibidir: "Filan sahip olduğu yüz
köleyi cihad için hazırladı." Bu, o adamın başka bir cihad için hazırlanmış olan
başka kölelerinin olmasını nefyetmez. Bu, İslâm alimleri arasında hakkında
hiçbir ihtilafın bulunmadığı bir meseledir.[21]

17.
Yüce Allah'ın isimlerinin bazılarının yalnız bazılarının da bir başka ismi ile
beraber gelmesidir. Bu, Kadîr, Semî, Basîr, Azîz ve Hâkim gibi isimlerin çoğunda
olur. Yalnız bir isim ile veya başka bir isim ile birleşik olarak dua etmek
caizdir.

Bir kişi ‘Ya Azîz Ya Halîm! Ya Gafûr Ya Rahîm! diyebilir veya her bir ismi tek
tek getirerek de dua edebilir. Ve yine tek tek veya birleşik olarak caiz olan
şekli ile Yüce Allah'a senâda ve Ondan haber vermede durum aynıdır.[22]

Ama bazı isimleri ile tek olarak isimlendirilmez. Aksine o isme uygun olan bir
isim ile birleştirilerek isimlendirilir.

Mesela, Mâni', Dârr ve Muntekîm gibi. Bu isimlerin birleştirilmesi uygun olandan
ayrı bir şekilde tek başına getirilmesi caiz olmaz. Çünkü bu isimler Mûtî, Nâfî,
Afuvv ile birleşiktirler.

Örneğin, Mûtî'l-Mânî'dir. Dârru'l-Nâfî'dir. Muntekimu'l-Afuvv'dur.
Muizzu'l-Muzill'dir gibi. Çünkü kemâl olma, bu isimlerden her bir ismin
kendisine uygun olanla birleşmesindedir. Çünkü yüce Allah, birleşen ismi ile
O'nun Rubûbiyyette, mahlukatı yönetmesinde, onlar hakkında tasarrufta
bulunmasında, vermesinde, men etmesinde, fayda vermesinde, zarar vermesinde,
affetmesinde ve intikam almasında tek olduğu kast edilmektedir.[23]

Sadece men, intikam ve zarar ile yüce Allah'ı övmeye gelince, bu caiz olmaz. Bu
birleşik isimler diğer isimlerden bazı harflerinin bazılarından ayrılması
imkansız olan bir ismin yerine geçmektedir. Bu durumda şayet o ismin sayısı
fazla olursa ancak bir ismin yerine geçer. Bundan dolayı tek başına gelmez ve
ancak birleşik olarak bununla Yüce Allah isimlenir. Bunu gerçekten iyi öğrenmek
gerekir.

Şayet birisi; Ya Muzill! Ya Dârr! Ya Mânî! dese, bununla ancak haber vermiş
olur. Ta ki bu isimlere uygun olan bir ismi bunlarla beraber zikredinceye kadar
yüce Allah'ı övmüş ve O'na hamd etmiş olmaz.

18.
Sıfatlar üç kısımdır. a) Kemâl (olgun) sıfatlardır. b) Noksan (eksik)
sıfatlardır. c) Ne kemalliği nede noksanlığı gerektirmeyen sıfatlardır.

Eğer dördüncü kısmı gerektiren takdirî  olan bir kısmı olsaydı iki itibarla
kemâl ve noksan sıfatların olması olurdu ki Yüce Allah bu üç kısımdan
münezzehtir ve ancak birinci kısım ile vasıflanır. O'nun bütün sıfatları sırf
kemâl sıfatlardır. O sıfatların en mükemmelleri ile vasıflanmıştır ve O'nun için
kemâl sıfatlardan en mükemmelleri vardır.

Yine O'nun sıfatlarına delalet eden isimleri, isimlerin en güzelleri ve en
mükemmelleridir. İsimleri arasında hiçbir isim O'nun isimlerinden daha güzel
değildir. O isimleri dışında hiçbir isim o isimlerin yerine geçmez ve onların
manasını vermez. O isimlerden bir ismin başka bir isim ile tefsir edilmesi sırf
eş anlamlı tefsiri olmaz. Aksine o yaklaştırma ve anlatma yolu üzere bir tefsir
olur.                     

Yüce Allah'ın kemâl sıfatlarından her biri ismin en güzeli en mükemmeli ve manen
en tamamıdır. Aynı şekilde bu isimler ayıp şaibesinden veya noksanlıktan en uzak
ve en münezzeh olanlarıdır. Yüce Allah'ın idrak sıfatları el-Âlimu'l-Habîr,
es-Semîu'l-Basîr'dir. Ve bunların yerine el-Âkilu'l-Fakîh, es-Sâmi, el-Bâsir ve
en-Nâzir gelmez. İhsân sıfatları; el-Berr, er-Rahîm ve el-Vedûd'dur. Bunların
yerine er-Refîk, eş-Şufûk ve benzerleri gelmez. Yine el-Aliyyu'l-Azîm'dir.
Bunların yerine er-Rafîu'ş-Şerîf gelmez. Aynı şekilde el-Kerîm'in yerine
es-Sehiyy gelmez. el-Hâliku'l-Bârîu'l-Musavvir'in yerine el-Fâil, es-Sâni ve
el-Müşekkil gelmez. el-Gafûru'l-Afuvv'un yerine es-Safûhu's-Sâtir gelmez.

Yine yüce Allah'ın diğer isimleri de Zatında muteber olan en mükemmel ve ne
güzel isimlerdir. Bu isimlerin makamına başka bir isim asla geçemez. Bunu iyi
düşünmek gerekir. sıfatları sıfatların en mükemmeli olduğu gibi isimleri de
isimlerin en güzelleridir (Esmâu'l-Hüsnâ'dır). Sen yüce Allah'ın Zatını
vasıflandırdığı ve Resûlünün O'nu vasıflandırdığı sıfatlarda sınırı aşarak
ibtalcilerin ve ta'tilcilerin O'nu vasıflandırdığı sıfatlara müracaat etmediğin
gibi Yüce Allah'ın kendi Zatını isimlendirdiği bu isimlerden başkasına da
meyletme!

19-
Esmâu'l-Hüsnâ'dan bir isim birçok sıfata delalet eder ve bu isim onların hepsini
kapsar. Bir sıfata delalet eden isim onların hepsini kapsamıştır. Nitekim
açıklaması öncede geçmişti. Örneğin, el-Azîm, el-Mecîd ve es-Samed gibi.
es-Samed'in tefsiri hakkında İbni Ebî Hâtim İbni Abbâs'tan şöyle rivayet
etmiştir: "Samed, ululuğunda ve şerefinde kemale ermiş efendi, şerefinde
kemalliğe ermiş Şerîf, azametinde kemale ermiş Azîm, hilminde kemale ermiş
Halîm, ilminde kemale ermiş Alîm ve hikmetinde kemale ermiş Hâkim'dir. O,
yüceliğinin ve şerefinin bütün çeşitlerinde kemale ermiş olandır. O, tüm noksan
sıfatlardan münezzeh olan Yüce Allah'tır. İşte bu, O'nun sıfatıdır. Ancak O'na
layıktır. Hiçbir şey O'na denk değildir. O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. Bir ve
Kahhâr olan Yüce Allah tüm noksan sıfatlardan berîdir.

Bu, Esmâu'l-Hüsnâ'nın tefsirinde kelamı alan birçok kimseye gizli kalan bir
meseledir. Bundan dolayı da ismin manasını başka şeyle tefsir etmiş ve o ismi
bilmediği yönden noksanlaştırmıştır. Her kim bu ilme sahip olmazsa yüce ismin
hakkını ve manasını eksilir. Bunun sonucunu düşün!

20.
Bu konu geçen konuların tamamını içermektedir. O da yüce Allah'ın isimlerinde
meydana gelmemesi için ‘ilhâd'ı tanımaktır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"En güzel isimler (el-Esmâü'l-hüsnâ) Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle
dua edin. Onun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta
olduklarının cezasına çarptırılacaklardır"
(A'râf,

7/180.)

Yüce Allah'ın isimlerinde ilhâd;[24]
isimlerde, isimlerin hakikatlerinde ve manalarında o isimler için sabit olan
haktan sapmaktır. Bu kelime meyilden alınmıştır. Nitekim bu kelimelerin kökü
olan ‘le-ha-de' buna delalet etmektedir. Ortasından bir tarafa meyleden kabrin
kenarındaki yarık manasına gelen ‘lahd' kelimesi de bundan türemiştir. Aynı
şekilde dinde haktan batıla meylederek sapan kimse için kullanılan ‘mulhid'
kelimesi de bu kelimeden türemiştir.

İbn Sekkît[25]
şöyle demiştir: "Mulhid, haktan sapandır. Hakka, ondan olmayan şeyi sokan
kimsedir. ‘Mufteil' vezninden olan ‘multehid'de aynı manadadır."

Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Rabb'inin Kitabı'ndan sana vahyedileni oku. Onun kelimelerini değiştirebilecek
yoktur. O'ndan başka bir sığınak da bulamazsın"

(Kehf,

18/27.)

Yani kim O'na döner, O'na koşar, O'na sığınır ve O'na boyun eğerek yalvarırsa
Ondan başkalarını terk edip O'na yönelmiş olur. Bir kişi birine döndüğü zaman
Araplar falan falana meyletti der.

Yüce Allah'ın isimlerinde ilhâd beş çeşittir.

Birincisi:
İlah isminden türeterek Lât'ı, Azîz isminden türeterek Uzzâ'yı isimlendirmeleri
gibi Yüce Allah'ın isimleri ile putlarını isimlendirdiler. Bu şüphesiz ilhaddır.
Çünkü onlar Yüce Allah'ın isimleri ile putlarına ve batıl ilahlarına
meylettiler.

İkincisi:

Hıristiyanların Yüce Allah'ı celâline yakışmayacak bir şekilde "baba" diye
isimlendirmeleri, felsefecilerin "kendi zatını gerekli kılan" veya "yaratmanın
fail olan sebebi" ve bunların bezerleri ile isimlendirmeleridir.

Üçüncüsü:
Yüce Allah'ı berî olduğu şeylerle ve münezzeh olduğu noksanlıklarla
vasıflandırmaktır. Nitekim Yahudilerin en bozukları şöyle dediler: "Muhakkak
ki  O (Allah), fakirdir. O mahlukatı yarattıktan sonra istirahat etti."

Onların bu sözünü yüce Allah bizlere şöyle bildirdi:

"Yahudiler, Allah'ın eli bağlıdır (=sıkıdır), dediler"

(Mâide,

5/64.)
Yüce Allah'ın isimleri ve sıfatlarında ilhâd hakkında bu sözlerin benzerleri
çoktur.

Dördüncüsü:
İsimlerin manalarından ta'tîl edilmesi ve hakikatlerinin inkar edilmesidir.
Nitekim Cehmiyye mezhebi ve onlara tabi olanlar şöyle demişlerdir:

"Onlar mücerret lafızlardır. Onlar sıfatları ve manalarını içermezler."

Yüce Allah'ı Semi, Basîr, Hayy, Rahîm, Mütekellim ve Murîd isimleri ile
isimlendiriyorlar ve diyorlar ki; O'nun (c.c.) kendisiyle kaim olan hayatı,
işitmesi, görmesi, kelamı ve iradesi yoktur. Bu, aklen, şeran, lisanen ve
fıtraten isimler ve sıfatlar hakkında ilhâdın en büyüklerindendir. Bu
müşriklerin ilhâdı ile aynıdır. Çünkü onlar Yüce Allah'ın isimlerini ve
sıfatlarını ilahlarına veriyorlardı.

Bunlar ise yüce Allah'ı kemâl sıfatlarından tenzih ediyor onları inkar ediyor ve
ta'tîl ediyorlar. Bunların her ikisinde yüce Allah'ın isimlerinde mulhidtirler.
Sonra Cehmiyye ve onların zelil olanları, bu ilhâd da birbirinden
uzaklaşmışlardır. Kimileri haddi aşmış, kimileri ilhâd da vasat olmuş, kimileri
ise saptırılmıştır. Yüce Allah'ın kendi Zatını vasıflandırdıklarından ve
Resûlünün O'nu  vasıflandırdıklarından herkim bir şey inkar ederse ister az
olsun ister çok olsun bu meselede kesinlikle ilhâd etmiştir.

Beşincisi:
Yüce Allah'ın sıfatlarını mahlukatın sıfatlarına benzetmektir. Yüce Allah, yüce
ve büyük olarak, Müşebbihe mezhebindekilerinin söylediklerinden berîdir,
münezzehtir. Bu ilhâd, Muattıla mezhebindekilerin  ilhâdıyla aynı durumdadır.
Çünkü onlar yüce Allah'ın kemâl sıfatlarını nefyediyor ve inkar ediyorlar.
Bunlar da, yüce Allah'ın sıfatlarını mahlukatın sıfatlarına benzetiyorlar.

İlhâd bunları toplamış ama yolları onları ayırmış. Allah, Resûlüne tabi olanlar
ve sünnetini yaşayan mirasçılarını bütün bunlardan korumuştur. Onlar Yüce
Allah'ı kendi Zatını vasıflandırdığı gibi vasıflandırmış, O'nun sıfatlarını
inkar etmemiş, sıfatlarını mahlukatın sıfatlarına benzetmemiş, sıfatlar hakkında
lafzen ve manen Resûlüne indirilenlerden sapmamışlardır. Bilakis isimleri ve
sıfatları, yüce Allah için isbat etmiş, O'ndan mahlukata benzemeyi
nefyetmişlerdir. Onların isbatı teşbihten berî, tenzihleri ta'tîlden
kopartılmıştır. Onlar teşbih yaparak, puta tapalar gibi ta'tîl yaparak yokluğa
tapanlar gibi değildirler.

Ehli İslâmın dinler içerisinde vasat olduğu gibi ehli sünnet de akideler
içerisinde vasattır. Onların çehrelerinin kandilleri doğuya da batıya da nisbet
edilmeyen mübarek zeytin ağacından tutuşturulur. Yağı neredeyse, kendine ateş
değmese dahi ışık verir. Nur üstüne nurdur. Allah (c.c.) dilediği kimseyi nuruna
kavuşturur. Yüce Allah'tan bizi nuruna kavuşturmasını, rızasına ve Resûlüne
(s.a.v.) tabi olmaya ulaştıran yolu bize kolaylaştırmasını diliyoruz. Muhakkak
ki O (c.c.), yakındır ve dualara icabet edendir.

Bunlar, yüce Allah'ın vasıflanmasıyla ilgili kısımda başladığımız kaideye izafe
olan yirmi kaidedir. Bunları iyice anlaman ve koruman gerekir. Sonra, şayet
düşünen bir kalp, söyleyen bir lisan ve kabul eden bir mahal bulursan
Esmâu'l-Hüsnâ'yı yay. Ancak bunları bulamasan senin susman daha evladır.
Rubûbiyet ciheti bir şeyi hatırlamaktan daha yüce ve daha şereflidir. Veyahut ta
Ondan (c.c.) şu söz söylenir:

"Zira her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen biri vardır"
(Yûsuf,

12/76.)
Ta ki ilim, ilmi ile her şeyi kuşatana ulaşıncaya kadar bu böyledir.

 

* * *

 

 

[1] 

SIFÂT-I SELBİYYE:
Yüce Allah'ın zâtına ve varlığına yakışmayan, o yüce zât hakkında mümteni'
(=imkansız) olan vasıflar. Zaten "selbetmek"; kaldırmak, uzaklaştırmak,
tenzih etmek anlamındadır. İşte bu sebeple yüce Allah'ın zâtî ve sübûtî
sıfatlarının zıtlarına

"sıfât-ı selbiyye"
denmiştir ki; bunlar, yüce Allah'ın zâtına mümteni' olan, yaraşmayan
sıfatlardır. Başka bir deyişle Cenab-ı Hakk, bu çeşit zıt sıfatlarla,
yaratıklara mahsus olan bu olumsuz özelliklerle muttasıf değildir. Bu yüzden
sıfât-ı selbiyye denmiştir ki; şayet böyle bir sıfat verilmemesi düşünülmüş
ise, bu vasıf O'ndan selbedilsin, yani bu özellik O'nun yüce zâtından
kaldırılsın. İşte bunun için sıfât-ı selbiyyeye "Tenzihât" da denir. Bunun
anlamı, "bütün bu olumsuz özelliklerden, noksanlık ve eksikliklerden Yüce
Allah "berîdir, uzaktır" demektir.

        Sıfât-ı selbiyye veya Yüce Allah'ın zâtından selbedilen hususlar,
sıfât-ı zâtiyye ve sıfât-ı sübûtiyye başlıkları altında sayılan on dört
sıfatın zıtlarıdır. Bunlar şunlardır:

       

1.
Adem (yokluk);

2.
Hudûs (sonradan varolmak, öncesinde yokluk bulunmak),

3.
Fenâ (varlığının sonu olmak, belli bir süre sonra yok olup gitmek),

4.
Teaddüt (birden fazla olmak, eşi, ortağı, yardımcıları olmak),

5.
Müşâbehet (=sonradan yaratılmış bir şeye benzemek, benzeri ve dengi olmak),

6.
Başkasına muhtaç olmak, kendi kendine var olamamak,

7.
Ölü veya cansız olmak,

8.
Câhil (bilgisiz, ilimsiz) olmak,

9.
İradesiz olmak, bir şeyi bir başka şeye tercih edememek,

10.
Âciz (=gücü yetmez) olmak,

11.
Görmemek, kör olmak,

12.
İşitmemek, sağır olmak,

13.
Konuşamamak, dilsiz olmak,

14.
Yaratmamak, hiç bir şeyi var edip icad edememek.

        İşte
sıfât-ı selbiyye denilen bu olumsuz özellikler, Yüce Allah'ın zâtından
kaldırıldığı için, "tenzihât" olarak değerlendirilmiş ve sıfat olarak kabul
edilmemiştir. Zira Cenab-ı Hakk, akıl ve hayâle gelen ve gelebilecek olan
her türlü eksikliklerden ve noksanlıklardan münezzeh, bütün kemâl sıfatlarla
ve özelliklerle muttasıftır.

[2] 

SIFÂT-I SÜBUTİYYE:
Yüce Allah'ın zatının gereği olan ve bu zattan ayrılmayan, ezelî ve ebedî
olan vâcib sıfatlar. Bu sıfatların hepsi Kur'an ayetleriyle sabit oldukları
ve bu ayetlerden çıkarıldıkları için ve varlıkları Yüce Allah'ın zatında
isbat edilmiş olduğu için,

"sübutî sıfatlar"
diye isimlendirilmişlerdir. Yüce Allah bu sıfatlarla ta ezelde vasıflanmış
idi. Bu sıfatların hiç biri sonradan kazanılmış (hâdis) sıfatlardan
değildir. Bunların da her biri Yüce Allah'ın zatıyla kaimdir. O'nun Yüce
zatı ve varlığı düşünülmeden bu sıfatlardan bahsetmek de mümkün olmaz. Bu
sıfat-ı sübutiyye şunlardır:

    

1.

Hayat Sıfatı:
Yüce Allah'ın diri, canlı ve ezelî bir hayat ile hayat sahibi olması
demektir. Bunun zıddı olan ölü ve cansız olmak, Allah hakkında düşünülemez,
mümteni'dir. Allahu Teâlâ'nın bu sıfatına işaret eden pek çok âyet vardır.
Meselâ,

"Ölümsüz, diri olan Allah'a güven ve O'nu tesbih et!..."
diye buyurulmaktadır (Furkân,

25/58).

       

2.

İlim Sıfatı:
Allahu Teâlâ'nın ezelî ilmiyle her şeyi bilmesi demektir. O'nun ilmi,
kâinattaki her şeyi kuşatmıştır. Evrendeki hiç bir şey O'nun ilminin dışında
meydana gelemez. Olmuşu, olmakta olanı ve olacağı gerek küll halinde (genel
kurallarıyla); gerekse ayrı ayrı, hepsini bilir. O'nun ezelî olan ilim
sıfatıyla muttasıf olduğunu gösteren pek çok âyet-i kerime vardır:

        "İçinizde (sinelerinizde) olanı gizleseniz de açıklasanız da Allah
onu bilir. Göklerde olanları da yerde olanları da bilir..."
(Âl-i İmrân,

3/29).

       

3.

İrade Sıfatı:
Yüce Allah'ın istediğini dileyip tercih etmesi demektir. Yani O'nun, bir
işin şöyle olmasını değil de, böyle olmasını veya böyle olmasını değil de,
şöyle olmasını dilemesi, dilediği gibi tâyin ve tahsis etmesidir. Evrende
olmuş ne varsa, hepsi O'nun dilemesi, iradesi ile olmuştur. O'nun iradesi ve
isteği dışında hiç bir şey var veya yok olamaz.

       

4.

Kudret Sıfatı:
Allah Teâlâ'nın bütün mümkünâta gücünün yetmesi, her türlü tasarrufta
bulunması demektir. İradesiyle bütün mümkünâtı kuşattığı gibi, kudretiyle
irade ettiklerini bir fiil meydana getirerek, yaratarak bunlara kadir olur.
Allah Teâlâ'nın nihayetsiz, bitmek tükenmek bilmeyen kudreti vardır. Bu
sıfat da diğerleri gibi ezelî ve ebedîdir.

  
    

5.

Basar Sıfatı:
Cenâb-ı Hakk'ın görmesi demektir. O her türlü vasıta, organ ve bağıntılar
olmaksızın her şeyi görür. O'nun görmesi, göz gibi bir organa, ışığa,
uzaklığa ve yakınlığa bağlı değildir. Yüce Allah'ın görme sıfatı da
ezelîdir, sonradan olma değildir. Bu sıfat da bütün mevcudâta, görmek
şanından olan her şeye tealluk eder.

   

   

6.

Semi' Sıfatı:
Yüce Allah'ın işitmesi, duyması demektir. O bu sıfatla ezelde muttasıftır.
O, her çeşit, her kuvvette ve zayıflıktaki sesleri işitir, duyar. İşitilmek
şanından olan her şeyi işitir. Allahu Teâlâ'nın işitip duyması, kulların
işitmesi gibi, bir takım kayıt ve şartlara, vasıtalara ve organlara bağlı
değildir. O, işitilmek şanından olan her şeyi, en gizli ve pek hafif
sesleri, fısıltıları bile duyar. Özellikle kullarının duâlarını,
zikirlerini, gizli ve aşikar niyazlarıyla yalvarışlarını işitir, kabul eder
ve mükâfatlandırır. Bu sıfatla ilgili pek çok âyet vardır, ekserisi görmek
sıfatıyla beraber yer almaktadır. Meselâ, Nisâ sûresi

134.
âyet meâlen şöyle nihayet bulur:

"...Allah işitir ve görür".

7.

Kelâm Sıfatı:
Yüce Allah'ın söylemesi ve konuşması demektir. O, harf ve seslere muhtaç
olmadan konuşur ve söyler. Allahın "Kelâm" sıfatı, ezelî ve ebedîdir; yüce
zatı için vacib olan sıfattır. O'nun dilsiz olması, konuşamaması
düşünülemez. İşte yüce Rabbimiz bu sıfatıyla peygamberlerine söylemiş,
emirler vermiştir. Kitablarını ve şeriatini bu kadîm kelâmıyla bildirmiştir.

8.

Tekvîn Sıfatı:
Allah Teâlâ'nın bilfiil yaratması, yoktan var etmesi demektir. Allah'ın bu
sıfatı ezelidir. Tekvîn sıfatı da diğer sıfatları gibi, O'nun yüce zatıyla
kaim ve O'nun hakkındâ vacib olan sübutî sıfatlarından biridir. Tekvin
sıfatı, irade sıfatının muktezasına göre, mümkünâta tesir eder, yaratır ve
icad eder. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur:

"Bir şeyi dilediği zaman, O'nun buyruğu, sadece o şeye "ol!" demektir ve o
hemen oluverir"
(Yasin,

36/82).

        Yüce Allah'ın alemleri yaratmak, rızık vermek, nimetler ihsan etmek,
yaşatmak, öldürmek, diriltmek, azab etmek, mükafatlandırmak gibi bütün
fiilleri Tekvîn sıfatına râcidir, yani Tekvîn sıfatının tealluklarının başka
başka olmasıyla bu isimleri alır. İşte Tekvîn sıfatının bütün bu
tealluklarına

"sıfât-ı fiiliyye"
de denir.

 

[3]
     Muhakkak ki Sahabe ve İslam alimleri Esmâu'l-Hüsnâ'yı saydıkları zaman
türemiş olanı, izafe olanı ve bir yerde almış olduğu ismi asıl üzere icra
ederek ve nahiv kaidelerine dayandırarak zikretmişlerdir. (İbnu'l-A'râbî,
Ahkâmu'l-Kur'ân, s. 

803.)

[4]
     Tevkifî: Bir şeyin vahye dayanmasına denir. (ç.)

[5]
     Şihabu'l-Haffâci şöyle demiştir: "Yüce Allah'ın isimleri mutlak manada
tevkîfîdir. Bu meşhur olan görüştür. İsimler hakkında birçok görüş vardır.
Kimileri, tevkîf; isimlerindedir, sıfatlarında değil dediler. Kimileride
noksanlığın düşünülmediği yerde mutlak olarak isimlendirilmesi caiz olur
dediler. Bazıları da Yüce Allah'ın sözünde ismin bir maddesinin bulunması
yeterlidir dediler. Doğru olan birinci görüştür." Hâşiyetu'ş-Şihâb,

4/239
 

[6]
     Bu hadis daha önce geçmişti. Müslim, Salâtu'l- Musafirîn (771);
Tirmîzî, Deavât

32
(3422)
(ç.)

[7]
     Gazzâlî

"el-Maksadu'l-Esnâ"
adlı eserinde şu hadisleri zikretmiştir: Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Yüce
Allah'ın ahlakı ile ahlaklanın"
başka bir hadiste şöyle buyurmuştur:
"Muhakkak ki
Yüce Allah'ın ahlakı şöyle ve şöyledir. Kim onlardan birisi ile ahlaklanırsa
cennete girer"
el-Maksadu'l-Esnâ, s.

150.
Birinci hadis sabit değildir. İkinciye gelince, imam Irâkî, Taberânî'nin

"el-Evsat"ta
bu hadisi rivayet ettiğini zikretmiştir. Hakîm et-Tirmizî, bu hadisin bir
benzerini

"Nevâdiru'l-Usûl"
adlı eserinde zikretmiştir.      
 

[8]
     Ebû Hakîm b. Berrecan'ın asıl adı, Abdusselam b. Abdurrahman Ebû
Hakîmdir.

"Tefsîru'l-Kur'ân"
ve
"Esmâu'l-Hüsnâ Şerhi" 
adlı eserleri vardır. Hicri

536
yılında Marekeş'te ölmüştür. Biyografisi için b.k.z: Fevâtu'l-Vefayân,

1/274;
Lisânu'l-Mizân,

4/13;
A'lâm,

4/6 
 

[9]
     Bu Yüce Allah'ın şu âyeti kerimesidir:
"En güzel
isimler (=Esmâu'l-Hüsnâ) Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle dua
edin"
(A'râf,

7/180.)
Buhârî'nin
"Sahîh"
adlı eserinin Tevhîd bölümünde "Yüce Allah'ın isimleri ile dua" bahsine
bakınız.   

[10]
    Burada HA-LA-KA fiili yaptı manasına kullanılmıştır. Nitekim Yüce Allah
Kur'ân'da İsâ (a.s.)'nın şu sözlerini bildirmiştir:
"O, İsrâil oğullarına bir elçi olacak (ve onlara şöyle diyecek:) Size
Rabbinizden bir mucize getirdim: Size çamurdan bir kuş sureti yapar, ona
üflerim ve Allah'ın izni ile o kuş oluverir" Bu ayette

{أَخْلُقُ لَكُم مِّنَ الطِّينِ} 
"size
çamurdan yaparım"
ifadesinde HA-LA-KA fiili kullanılmıştır.
(ç.)                               

[11]
    Züheyr, Şerhi Divan, s.

94.
Sibeveyh, eş-Şâhid,

2/289.
Zeccâc, Tefsiru Esmâi'l-Hüsnâ, s.

36.
 

[12]
    Bu; Sibeveyhi'nin, tasrîf, cem, tasğîr, hazf, ziyade, nisbet ve bunlar
gibi Arap dili sanatlarında kuralların düzenli olması için koymuş olduğu bir
kaidedir. Çünkü bunları gözetmek, Arapça'nın yollarıdır.     
 

[13]
    Burada "Ehl-i Sünnet"le kastedilen, Selefiyye ekolüdür. (ç)

[14]
    İbn Kayyim sıfatların isbatı ve sıfatları tanımak, tahrîfin ve ta'tîlin
naslardan nefyedilmesi ve temsîlin ve tekyîfin sıfatların manalarından
nefyedilmesi konularını "Savâiku'l-Mürsele" ve "Medâricu's-Sâlikîn" adlı
eserlerinde genişleterek anlatmıştır.  
 

[15]
    İmam Ahmed b. Hanbel,

1/391,

452.
 

[16]
    Bazı isimleri ile kulların da bazı kayıtlarla sıfatlandığı gibi. (ç.)

[17]
    Buhârî, Tevhîd 

36;
Müslim, İman

326-327
(193);
Tirmizî, Kıyamet

10
 

[18]
    Müslim, Salat

222
(486);
Ebû Dâvûd, Salat

148
(879),
Vitr

5;
Nesâî, Kıyamu'l-Leyl

51;
Tirmizî, Deavat

75,

112;
İbn Mâce, Dua

3,
İkamet

117;
Muvatta, Messu'l-Kur'an

31;
Ahmed b. Hanbel,

1/96,

118,

150,

6/58

[19]
   
Müslim, Zikir

6
(2677);
Tirmizî, Deavât (3506);
Ahmed b. Hanbel,

2/367

[20]
    Arapça da "Kelam" manası tamam olan cümledir. Her cümlenin manası tamam
olmadığı için ona kelam denmez. Böyle olunca da her kelam cümledir ama her
cümle kelam değildir. Ve bir kelam birkaç cümleden oluşa bilir. (ç.)

[21]
    İbn Kayyim,
"Şifâu'l-Alîl"de,
İbni Hazm'ın  ulemaya muhalefet ederek isimlerin muayyen bir sayıya münhasır
olduğunu iddia ettiğini zikretmiştir. Kurtubî,
"Şerhu
Esmâi'l-Hüsnâ"da,
İbn Hazm'ın Esmâu'l-Hüsnâ'yı sadece seksen küsur tane zikretmesi hayret
verici bir şeydir. Halbuki Yüce Allah,
"Biz o kitapta
hiçbir şeyi eksik bırakmadık"
buyurmaktadır.
Bkz: İbn Hazm, Muhallâ,

8/31;
İbnu'l-A'râbî, Ahkâmu'l-Kurân, s.

803  

[22]
    Haber vermek bir şeyi bildirmektir. Yüce Allah'tan haber vermek O'nun
isimlerini ve sıfatlarını bildirmektir. Mesela: "Allah Alîmdir Hakîmdir"
gibi. (ç.)

[23]
    Zeccâc, Şerhu Esmâi'l-Hüsnâ'da şöyle der: el-Kâbid ve el-Bâsid
isimlerinde edeb ikisinin birlikte zikredilmesidir. Çünkü kudretin tamamı bu
ikisinin beraber zikredilmesiyledir. Ed-Dârru'n-Nâfî'ninde beraber
zikredilmesi kudrete ve hikmetin tamamına delalet eder. Aynı şekilde 
beraber zikredilen her iki isimin bir manaya delalet ettiklerinden dolayı
beraber zikredilmeleri gerekir.
 Tefsîru
Esmâi'llâhil-Hüsnâ, s.

40-63

[24]
    Taberî, Câmiu'l-Beyân,

9/133-134;
Zeccâc, Meâni'-Kur'ân,

2/392,
Zemahşerî, Keşşâf,

2/132;
İbn Kayyim el-Cevziyye, Zadu'l-Mesîr,

3/293;
Ebû Hayyân, Bahru'l-Muhît,

4/429;
Haşiyetu'ş-Şihâb,

4/239;
İbnu'l-Manzûr, Lisan, "le-ha-de" maddesi  
 

[25]
   
Sekkît'in asıl adı, Yakûb İbni İshak'dır. Kendisi Kufilerden olup nahiv,
Kur'ân, lugat ve şiir de alimdir. güvenilir bir râvidir. Basra ve kufe
ehlinden rivayetler almıştır. Nahiv, meânî, şiir ve arap divanlarının
tefsiri hakkında birçok eserleri vardır. Hicri

244
de vefat etmiştir. Buğyetu'l-Vuât,

2/349

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar