el-VÂHİD –  el-AHAD


Yeni Sayfa 1

﴿ اَلْوَاحِدُ - َاْلأَحَدُ ﴾
el-VÂHİD
–  el-AHAD

Uluhiyyet makamı,
peygamberlerle ve onlara tabi olan  doğru inanç sahibi kimselerle bağlantılıdır.
Bu makam, Allah'tan başka ilâh olmadığına şahitlik etme makamıdır. Çünkü
Allah'tan başka bir ilâhın olması, batıldır ve böyle bir şey de mümkün değildir.
O'ndan başka ilâh yoktur. O'nun dışında hiç kimse; ilâh olmaya, ibadet edilmeye
ve secde edilmeye layık değildir.

Allah; isimlerinin, sıfatlarının ve fiillerinin kemali gereği her türlü sonsuz
itaate layık olduğu gibi sonsuz sevgiye de layıktır. Kesin olarak, itaat edilen
ve bir olandır.[1]
O'ndan başka birisinin ilâh olması, bizzat o kimsenin kendisine azabtır. O'ndan
başka birisinin (yalnız başına) hiçbir şeye muhtaç olmaması, sapıklıktır. O'ndan
başka bir kimsenin (tek başına) izzet sahibi olması, zillet ve aşağılıktır.
O'ndan başka bir kimsenin (yalnız başına) her şeyi çoğaltıp artırması, değersiz
ve önemsizdir.

Yaratılmış bir varlığın, O'ndan başka (bağımsız olarak) rab olması ve ilâh
olması mümkün değildir. O Allah ki, her türlü istekler Ona ulaşır ve buna benzer
talepler hep O'na yönelir.

O'nunla birlikte başka bir ilâhın olması mümkün değildir. Çünkü hakikatte ilâh;
hiçbir şeye muhtaç değildir, her şey O'na muhtaçtır, hiçbir kimseye muhtaç
değildir, her şey O'nunla var olmuştur ve varlığı başka bir şeye bağlı değildir.

Kainatta iki ilâh olması da imkansızdır. Eğer kainatta iki ilâh olsa kainatın
düzeni, çok büyük bir fesatla bozulur ve büyük bir bozgunculukla birbirine
karışır. Kainatın birbirine eşit iki kimse tarafından yapılması da imkansızdır.
Çünkü bunlardan her biri, bir fiili tek başına yapmak isteyecektir. Bunların tek
başına iş yapmaları, onların bağımsız olma özelliğiyle çelişmektedir. Çünkü
bunlardan birinin tek başına bağımsız olarak bir iş yapması, diğerinin rab
olmasını engellemektedir.

Rububiyyet

tevhidi[2]
ise, delalet yönünden

Uluhiyyet tevhidinden[3]
daha büyüktür.

Yine Kur'an'da

Uluhiyyet tevhidine
nazaran

Rububiyyet tevhidi
ile ilgili  birçok delil gelmiştir. Kur'an'da bu konuda birçok delilin
gelmesinin nedeni; bununla ilgili delaletin doğruluğu, akıl ile fıtratın bununla
ilgili kabulü ve insanların

Rububiyyet tevhidini
kabul etmelerinden dolayıdır. 

Yine putlara tapanlar

Rububiyyet tevhidini
kabul etmişler, fakat

Uluhiyyet tevhidini
inkar etmişlerdir. Çünkü onlar Allah'ın bir olduğunu, kendilerinin, göklerin,
yerin ve ikisi arasında bulunanların yaratıcısı olduğunu, bütün bunlara tek
başına sahip olduğunu kabul etmelerine rağmen

"(O Allah) ilâhları, bir tek ilâh mı kılmış"[4]
demişlerdir. Allah ise onlara, kendisinin bir olduğu ve ortağı bulunmadığı
hususunda

Rububiyyet tevhidini
kabul etmedeki doğal hallerini hatırlatmakta ve onların eğer doğal hallerine ve
akıllarına dönecek olsalar, O'nunla birlikte başka bir ilâhın varlığının
imkansız olduğunu, böyle bir şeyin batıl olduğunu göreceklerini ifade
etmektedir.

Görüldüğü üzere

Uluhiyyet makamı,
haniflik (=doğru ve sağlam inanç) makamıdır. Çünkü bu makam,

Allah'ın isimleri

ile 
sıfatlarını  kapsamaktadır.
Kulların

Uluhiyyet tevhidi
ile ilgili durumları, Allah'ın isimleri ile sıfatlarını tanımadaki durumları
gibidir.[5]

Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır:

"Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka ilâhlar bulunsaydı, yer ve göğün düzeni
kesinlikle bozulurdu. Arşın Rabb'i olan Allah, onların yakıştırdıkları
sıfatlardan münezzehtir."[6]

Gökler, yer ve kainat; ilâhın, bir tek olmasını gerektirmektedir. Göklerde ve
yerde Allah'tan başka bir ilâh daha olsaydı, o ilâh, gerçek ilâh olmazdı. Çünkü
gerçek ilâhın; ortağı, dengi ve benzeri olamaz. Allah'tan başka ilâhlar olsa, bu
ilâhlar, uygun olan şeyleri yok etmek sûretiyle her türlü bozgunculuğu meydana
getirir. İlahın gerçek bir ilâh olmasındaki doğruluk payı, o ilâhın, ancak Vâhid
ve Kahhâr bir rab olmasıdır. Kainatta birbirine eşit iki rabbin olması
imkansızdır. Yine ebedi olma ve doğru olma hususunda birbirine denk iki ilâhın
olması da mümkün değildir.

Allah birdir, rububiyyetinde ve uluhiyyetinde bir ortağı yoktur. Zatında,
sıfatlarında ve fiillerinde bir benzeri yoktur. Mülkü içerisinde yer alan küçük
bir zerrede bile O'nun ortağı yoktur. Yaratıkların işlerini düzenleme hususunda
O'nun bir halefi yoktur. Temennide bulunanların, ümit besleyenlerin, bir konuda
istekte bulunanların O'nu gölgede bırakarak tıpkı vatandaşlar ile hükümdarlar
arasında olduğu gibi, insanlarla O'nun arasında hileyi, iftirayı ve yalanı aracı
edebilecek hiçbir kimse yoktur. Böyle bir şey olsa, kainatın düzeni tamamen
bozulur. Nitekim yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır:

"Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka ilâhlar bulunsaydı, yer ve göğün düzeni
kesinlikle bozulurdu."[7]

Allah'ın sıfatlarını iptal eden kimselerin iddia ettiği gibi, eğer O'nunla
birlikte başka bir ilâh olsaydı, kainat ile ilgili işleri düzenlemede ve işlerin
bozguna uğraması hususunda bir eksiklik meydana gelirdi. Çünkü O'nunla birlikte
başka bir ilâh olmaz ve kainat, iki ilâh üzerinde meydana gelmez.

Bilesin ki, kulun bir olan Allah'a ibadet etmesi, sevgi hususunda O'na hiçbir
şeyi şirk koşmaması, O'ndan korkma, O'na ümit bağlama, O'na tevekkül etme, O'nun
için salih amel işleme, O'nun adına yemin etme, O'nun için adakta bulunma, O'na
boyun eğme, O'na huşu duyma, ta'zimde bulunma, secdeye kapanma, yakınlaşma
hususunda Allah'a ihtiyaç duyması, bedenin ruha ve gözün ışığa ihtiyaç
duymasından daha büyüktür. Bu ihtiyaç duymaya mukayese edilebilecek benzer bir
örnek daha yoktur. Çünkü kul, ruh ve kalpten meydana gelmektedir.

Allah'tan başka bir ilâh olması, bu gerçekliğe uygun düşmez. Bu gerçeklik, ancak
dünyada Allah'ı zikretmekle tatmin olur. Bu da, Allah'a karşı yapılan bir
çabanın sonucu elde edilir. Dolayısıyla da bu gerçeklik, O'na kavuşmaktan
kaynaklanır, ayrıca sevgiyi ve ibadeti O'na özgü kılmak ve O'nun rızasını ve
ikramını da bu gerçekliğe mahsus kılmakla olur.

Kul, Allah'tan başka (dünyevî) lezzetler ve sevinçler elde etse, bu elde edilen
şeylerin kulla sürekli olduğu söylenemez. Çünkü bu lezzetler ve sevinçler,
türden türe ve şahıstan şahısa göre değişir. Kişi, bir vakitte bununla
nimetlenirken, başka bir vakitte azab görür. Kul, kendisine nimet verenin ve
lezzet verenin dışında çoğunlukla böyle (dünyevî) bir lezzet ve sevinçle tatmin
olmaz. Böyle bir lezzeti ve sevinci elde etmesi ve bu lezzet ve sevincin yanında
yer alması, kula eziyet ve zarar verebilir. Kişi için böyle bir lezzet ve
sevinç, ancak uyuz kimsenin tırnaklarıyla kaşımak sûretiyle elde ettiği lezzet
cinsinden bir şeydir. Tırnakla vücudu kazımak, hiç kuşkusuz ki cildi kanatır,
tahriş eder ve ciltteki zararı artırır. Dolayısıyla kişi, bu tür geçici dünyevî
zevkler sonucu elde ettiği lezzet ve sevinç  yerine ilahi sevgiyi tercih
etmelidir.

İşte kalp de, Allah'tan başka (dünyevî) sevgiden dolayı mutlu olmaz. Böyle bir
sevgi, kişiye, azab ve zarar verir.  Akıllı kimse, bu iki durumun arasını ölçüp
kendisine en yararlı ve en iyi olanı seçer. Doğrusu Allah, başarıya ulaştıran ve
yardım edendir. Eşsiz nimet O'nun olduğu gibi, apaçık kanıt ta O'nundur.

Burada anlatılmak istenilen husus şudur:  Kulun ilâhı, her halde ve her vakitte
ona gerekli olandır. O, gerçek ilâh olup O'nun dışında kalan bütün ilâhlar
batıldır. Kul nerede olursa olsun, Allah, sıkıntı anında ve ihtiyaç duyduğunda
hep onunla birliktedir. Yok olup giden ilâhlar hiçbir zaman işe yaramaz. İşte
bundan dolayı Hz. İbrahim (a.s) şöyle buyurmuştur:

"Kaybolup giden (ilâh)ları sevmem."[8]

Allah, doğruyu en iyi bilendir.[9]

 

* * *

 

[1]
    
"el-Vahid":
Tek başına var olan, yanında bir başkası olmayan, ortağı ve arkadaşı
olmayan, zatında, sıfatlarında,  isimlerinde, fiillerinde ortağı ve benzeri
olmayan, misli ve benzeri olmayan demektir.

"el-Vâhid" ismi, Kur'an-ı Kerim'in

21
yerinde geçmektedir.
(ç)

[2]

Rububiyyet tevhidi:
Göklerin ve yerin rabbinin ve yaratıcısının Allah olduğuna inanmkatır.
Kainattaki bütün işlerin sahibi, mülkünde ve hükmünde ortağı olmayan
Allah'tır. O, her şeyin rabbi, her canlıya rızık veren, her işi programlayan
zattır. Dilediğini aziz kılan, dilediğini zelil eden, dilediğine fayda
veren, dilediğine zarar veren yalnızca Allah'tır.

        Tevhidin
bu yönünü, Allah'ı inkar eden materyalistler dışında hiç kimse inkar etmez.
(ç) 

[3]
    
Uluhiyyet tevhidi:
İbadeti, taatı ve hükümranlığı Allah'a tahsis etmektir. (ç)

[4]
     Sâd:

38/5

[5]
     Tarîku'l-Hicreteyn, s.

87-88

[6]
     Enbiya:

21/22

[7]
     Enbiya:

21/22

[8]
     En'am:

6/76

[9]
     Tarîku'l-Hicreteyn, s.

110-111

El-Vâhid, El-Ahad, El-Vitr, Allahın Vahdaniyet Sıfatı, Allah’ın

El-Vâhid ile kastedilen anlam, Allah’ın (c.c.) sayı olarak bir olması değildir. El- Vâhid, Allah (c.c.) bölünemeyen ve parçalanamayan birdir, anlamına gelir. Yani sıfatlarında ve güzel isimlerinde bir ortağı yoktur. İlahlık O’na mahsustur. O’nun dışında hiçbir varlık ilahlık mertebesine ulaşamaz.

El-Vâhid güzel ismi Allah’ın (c.c.) sıfat ve güzel isimlerindeki birliği temsil ederken el-Ahad güzel isminde ise zatındaki birlik ifade edilmektedir. Örneğin güneşin ısı ve ışık özellikleri birer sıfatıdır. Farz edelim ki bir küçük çocuk gündüz güneşten gelen havadaki ısı ve ışığın kaynağını bilmiyor olsun. Bu çocuğun havaya bakması bir araçla da engellenmiştir. Ondan ısı ve ışığın kaynağını bulması istensin. Elbette çocuk kafasında bu konuda çeşitli kuramlar geliştirecektir. Önce her cismin ısı ve ışık kaynağı olduğunu düşünecektir. Ama evine ve kapalı mekânlara girince cisimlerde ısı ve ışığın olmadığını görüp bu kuramında kuşkuya kapılacaktır. Sonra gökyüzünün baştan sona bir ısı ve ışık örtüsü ile kaplı olduğu kuramına sarılacaktır. Ama akşam olunca buna da bir anlam veremeyecektir. İşte gündüzleri ısı ve ışık özelliklerinin güneşin varlığı ve birliğine kanıt olması gibi varlıkların sıfat ve özelliklerindeki uyum ve bütünlük de el-Vâhid olan Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliğine işaret etmektedir. Yine nasıl güneşin kendisi ısı ve ışıktan farklı ise el-Ahad olan Allah’ın (c.c.) zatı da varlık âleminde tecelli eden sıfat ve güzel isimlerinden farklıdır.

Allah (c.c.) el Vâhid oluşunu her varlık üzerinde kalıcı ayetlerle işlemiştir. Bütün canlı ve cansız varlıklar O’nun bu el-Vâhid mührünü taşırlar. Örneğin dünyadaki bütün ağaç yaprakları birbirine benzer. Demek ki bunları yaratan aynı ilahtır. Tüm insanların bedenleri de aynı organlardan meydana gelir. Bu da insanları yaratanın tek ilah olduğunu gösterir. Eğer birden fazla ilah olsaydı evrenin ve dünyanın kanunlarında bir uyum ve bütünlük olmazdı. Bu ilahlar birbirleri ile rekabete girer, bu da varlık dünyasında bir kargaşaya neden olurdu. Ayrıca bütün canlı ve cansız varlıklar O’nun bu el-Ahad mührünü de taşırlar. Deminki örneğe bağlı kalarak düşüncemizi sürdürelim: Dünyadaki bütün ağaç yaprakları birbirine benzer, ama aynı değildir. Her yaprak diğer yapraktan kendisini farklı kılan özelliklere sahiptir. Demek ki bunları yaratan ilah hiçbir şeye benzemez. Tüm insanların bedenleri de aynı organlardan meydana gelir, ama aynı yüze sahip iki insanı göstermek olanaksızdır. İkizlerde bile benzerlik noktaları kadar farklılıklar söz konusudur. Bu da insanları yaratan tek ilahın (El-Vâhid) eşsiz ve benzersiz olduğunu (El-Ahad) gösteren başka bir ayettir.

Batıl dinler Allah’a (c.c.) ait olan bu ilahlığı başka varlıklara da yansıtmışlardır. Allah’tan (c.c.) bir şey ister gibi onlardan bir şeyler istemişler, Allah’tan (c.c.) korkar gibi bu ilahlardan korkmuşlardır. Allah’a (c.c.) gösterilmesi gereken ibadet ve tazimleri (yüceltmeleri) bu varlıklara yansıtmışlardır.

Zerdüştlük ve Şamanizm dinleri Allah’ın (c.c.) ilahlığını ikiye bölmesi ile tanınırlar. Bu dinler şeytana da Allah (c.c.) gibi bir güç tanırlar. Oysa biliyoruz ki şeytanın elinde olan tek şey, insanı kötülüğe teşvik etmektir. Yani vesvesedir (propagandadır). İnsanı da ancak dünya nimetleri ve dünyanın geçici zevkleri ile tuzağına düşürebilir. Nefis şeytana kulak verecek, eğilim gösterebilecek bir özellikte yaratılmıştır. Şeytanın insan üzerinde bir zorlayıcı etkisi söz konusu değildir. Şeytan hele hele bir ilah hiç değildir. O da peygamberler ve Allah (c.c.) dostları gibi bir davetçidir. İnsanları Allah’a (c.c.) karşı günah işlemeye ve isyan etmeye çağırır.

Şeytan manevi makamda ilerleyen insanlara açık bir surette, daha doğrusu bazı duyu organlarına seslenerek ve çeşitli sıkıntılar vererek musallat olabilir. Bu durumda da nefis ve şeytanla cihattan geri kalınmamalı, peygamberimizin (s.a.s) ifadesi ile bunun büyük cihat olduğu düşünülmelidir. Şeytanla ibadet hayatını daha zengin kılınarak mücadele edilir. Çünkü nur şeytanları rahatsız eder. İnsana nasıl ateş sıkıntı verirse nur da şeytanı olumsuz yönde etkiler. Ama şeytanlar inatçı vasfa sahip oldukları için bu musallattan vazgeçmeyebilirler. Çünkü amaçladıkları şey mümini ümitsiz bırakmaktır. Oysa imanın temeli ümide dayalıdır. Kuran-ı Kerim’de bu konuda Allah’ın rahmetinden ümidini kesenlerin ancak kâfirler olduğu belirtilmektedir (Yusuf Suresi, ayet 87). Şeytana Allah musallat olma konusunda izin vermiştir. Son nefese kadar da bu izin geçerlidir. Hatta son nefeste imanı çalmak için müminin içerisinde bulunduğu kaygı, korku, maddi sıkıntılarından yararlanarak onu kandırmaya, bir hayal uğruna imanını çalmaya çalışacaktır. Böyle sıkıntılarla karşı karşıya bulunan müminler tövbe-i nasuh ederek her türlü haramdan sakınarak ve ibadet hayatını zenginleştirerek şeytanla mücadele yoluna gitmeli, mümkünse gerçek bir şeyhe intisap edip vird almalı ve rabıtaya önem vermelidir. Zira vird ve rabıta şeytanla mücadelede en etkili silahlardır. Maalesef böyle sıkıntıları olan insanları bir duayla tedavi ettiğini söyleyen din simsarları da mevcuttur. Bunlardan uzak durulmalıdır. Bunlar adeta şeytanlarla danışıklı dövüşürler. Tek amaçları para kazanmaktır. Aslında kendileri de bu konuda sıkıntıdadırlar. Fakat bazı rahatlama tekniklerini keşfettiklerinden ve bu yolla para da kazandıklarından keyifleri yerindedir.

Bütün peygamberlerin tebliğinin esası, bir olan Allah’a (c.c.) insanları çağırmak olmuştur. Geçmiş kavimler Allah’ı (c.c.) yaratıcı olarak tanımakta idiler. Ama O’nun çeşitli sıfatlarından ve güzel isimlerinden kaynaklanan ilahlığını putlara da yansıtıyorlardı. Bu putların kendilerini Allah’a (c.c.) yaklaştırdıklarını söylüyorlardı. Aslında o putların bazılarının isimleri gerçekten de başlangıçta Allah’ın (c.c.) veli kullarına dayanıyordu. Hak din sağlamken insanlar o veli kulların isimleri ile Allah’a (c.c.) tevessülde bulunuyorlardı. Örneğin şöyle dua ediyorlardı: “Allah’ım senin indinde önemli bir kul olan şu zatın yüzü suyu hürmetine şu hacetimi, şu duamı kabul buyur.” Dikkat edilirse tevessülde dua, istek Allah’a (c.c.) yapılmaktadır. Veli kul duanın yapılmasında sadece bir vesile rolü oynamaktadır. Hak dinler batıl duruma dönüştüklerinde kendilerine tevessülde bulunulan bu veli kulların isimleri putlara verildi. Artık Allah’a (c.c.) dua, istek yerine bu putlara dualar ve istekler yöneltildi. Veli kullarla Allah’a (c.c.) tevessülde bulunma gibi çok güzel bir dua biçimi, batıl duruma dönüştü. Böylece putlar ilahlık makamına yükseltilmiş olundu. Putlarla Allah’a (c.c.) şirk koşuldu.

Bu durumda çağımızda bazı Müslümanlar, duada veli kullara tevessülde bulunma putperestliğe ve Allah’a (c.c.) şirk koşmaya zemin hazırlıyor, diyerek duaların kabulünde çok önemli bir rolü olan tevessüle olumsuz bir tavır almaktadırlar. Halbuki Ehl-i sünnet itikadında tevessülün ayet ve hadislerle dinde yeri sabittir. Bu konuda Ehl-i sünnet alimleri arasında bir tartışma söz konusu değildir. Vahhabilik gibi 18. yüzyılda ortaya çıkan bir kısım itikadi cereyanların etkisi ile tevessüle itiraz bugünlerde çoğalmıştır. Oysa onların bu itirazlarındaki yanlışlık gayet açıktır. Bir insanın, bıçakla adam da öldürülüyor, diyerek bıçağı günlük yaşamında kullanmaması en çarpıcı örnek olarak düşünülebilir. Halbuki yemeğin pek çok malzemesi bu sayede doğranır. Bıçaksız bir mutfak düşünülemez. Onu yaşamdan uzaklaştırmak aç kalmakla özdeştir. Dua da ancak veli kulların yüzü suyu hürmetine Allah (c.c.) katına yükselir. Kabul görür. Onların duaları olmasaydı kıyamet çoktan kopardı.

Kuşkusuz Allah (c.c.) kuluna şah damarından daha yakındır. Kul dua ettiğinde Allah (c.c.) duasına icabet eder. Ama insan Allah’tan (c.c.) çok uzaktır. Her zaman her çeşit duanın kabul olunması için gereken şartları üzerinde taşımıyor olabilir. Böyle durumlarda iken Allah’ın (c.c.) veli kulları ile Allah’a (c.c.) tevessülde bulunulması yerinde bir davranıştır. Din de bunu onaylamıştır.

İnsanlık tarihi boyunca peygamberlerin putperestlikle mücadele etmesinin, hak dinin karşısında genellikle putperestliğin bulunmasının nedeni putperestliğin toplumda bütün çirkinliklerin, günahların, zulümlerin kaynağı olmasıdır. Her put toplumda belli insan kümelerini kendisine bağlıyor, diğer insanlarla olan kardeşlik bağlarını ortadan kaldırıyordu. Her şeyden önce toplumda hukuk birliğini yok ediyordu. Kişiye, kendi taptığı puttan aldığı cesaretle diğer putlara tapan insanlara karşı her türlü zulmü yapmayı kendinde hak sahibi olmaya çağırıyordu. Putperestin putuyla olan ilişkisi son derece bencilcedir, narsistçedir. Bundan doğacak en küçük bir hukuk kuralı bile her şeye karşı zulüm içerir. Putperestlik bir insanın kendisine secde etmesi gibi iğrenç bir şeydir. Örneğin bir putperest hiçbir vicdan azabı duymaksızın bir insanı öldürüp malını mülkünü gasp edebilir. Bunun vicdani ve hukuksal temelini de putunu memnun etmek düşüncesine bağlayabilir. Kendince de yaptığı iş meşrudur.

Peygamberlerse, insanları ilahlığı bölünemeyen ve parçalanamayan el-Vahid olan Allah’a (c.c.) kulluğa çağırmışlardır. Herkese göre ayrı hukuk anlayışı yerine Allah’ı (c.c.), dolayısıyla toplum ve insanlık çıkarına dayanan hukuk anlayışını savunmuşlardır. Putperestler kendi kişisel çıkarlarına ters düştüğü için peygamberlerin getirdiği tevhit akidesine her zaman karşı çıkmışlardır. İlk Müslümanlardan olan Hz. Bilal (r.a.), Amerika’da ve Afrika’da bugün milyonlarca benzeri olan bir
zenciydi. Üstelik hiçbir hakkı olmayan bir köleydi. Peygamber Aleyhissalâtu Vesselâmın vahdaniyet çağrısını duyunca hemen ona katıldı. Efendisi bu yeni dinden dönmesi için onu yere yatırıp Arabistan’ın kızgın çöllerinde güneşin karşısında adeta alevden kor haline gelmiş kayaları vücuduna koyarak eziyet ediyordu. O mücadelesini Allah’ın vahdaniyet sıfatından alıyordu ve “Ahad, Ahad ! (Allah (c.c.) bir, Allah (c.c.) bir!)” diyerek karşı koyuyordu. Aslında evrendeki ilahın bir olması ile onun kurtuluşu, ilahların çok olması ile de onun kendisine reva görülen insanlık dışı yaşamı arasında bir ilgi mevcuttu. Olaya bir başka açıdan bakıldığında Hz.Bilal’in (r.a.) insani özgürlük ve haklarının mücadelesini verdiği görülür. Çünkü evrende tek bir ilahın olması, aynı ebeveynin evlatları gibi, insanların eşitliği ve kardeşliği anlamına geliyordu. Birden çok ilah ise insanlar ve toplumlar arasında ayrıcalıkların ve savaşın temsilcisiydi. Hz. Bilal (r.a.) bunun bilincindeydi. Ayrıca Mekkeli müşrikler, özellikle mevcut bozuk düzenden en çok yararlanan varlıklı kesim de bunu gayet iyi biliyorlardı. Onun için çarpık düzenin devam etmesi için Hz. Bilal’in (r.a.) ve onun gibi yoksul, çaresiz ve sömürülen insanların bu yeni dine girmelerini engelliyorlardı.

Çağımızda putperestlik artık tarihe gömülmüş gibidir. İnsanların büyük çoğunluğu ağaçtan, taştan yontulmuş şeylere artık tapmıyorlar. Allah’ın (c.c.) varlığını ve birliğini onaylıyorlar. İnsanlık artık putperestlik gibi bu çok tehlikeli inanç sisteminin etkisinden kurtulmuştur. Ama yine de çağdaş insanın yaşamında Allah’tan (c.c.) başka ilahlar söz konusu olmaktadır.

Para ve madde kutsanarak ekonomide kapitalizm bir çeşit putperestlik dini olarak benimsenmiş durumdadır. Kuşkusuz bu sistemin içerisinde yer aldığı halde zekatını veren ve faizden kendisini sakındırmaya çalışan övülecek Müslümanlar da bulunmaktadır.

Nefsin isteklerini yaşamın amacı olarak gören, bütün yaşamını bencilce arzularını gerçekleştirmeye adayan insanlar da bir çeşit putperestlik içerisindedirler: “Görmedin mi arzularını ilah edinen kimseyi? (Câsiye suresi, ayet23)” Kuşkusuz insan üzerinde nefsin de hakkı vardır. Ama nasıl parayı yaşamında amaç olarak gören bir insan sapıtmışsa nefsi arzularını Allah’ın (c.c.) rızası üzerinde gören bir insan da yaratılış amacından uzak düşmüştür. Allah (c.c.) bu konuda Kuran-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım (Zâriyât suresi, ayet 56).” Demek ki insanın bu dünyadaki bütün eylemleri ya bizzat ibadet olacak ya da ibadete yardımcı olacaktır.

Bu açıdan iş hayatımız ibadete yardımcı bir alandır. Çünkü temel ihtiyaçlarımızı karşılamamız ve ailemizi geçindirmemiz gerekmektedir. Bu açıdan da çalışma bir ibadet gibi hüküm görür. Ama yaşamında ibadetlere yer vermeyen veya ibadetleri temel almayan birisi için çalışmak nefsin arzularına hizmet etmek anlamı taşır.

Günümüzde insanların büyük çoğunluğu “Çalışmak da bir ibadettir.” diyerek, ibadetlerini ihmal etmektedirler. Çalışma gerekçesiyle ibadete yaşamlarında yer veremediklerini söylemektedirler. Elbette söyledikleri söz doğrudur, ama eksiktir. İbadet olmadan çalışma ibadet düzeyine yükselmez. Aslında bu sözü yakın çevremizde o kadar sık duyar olduk ki, bununla başka bir inanç sisteminin değerinin, daha doğrusu ilkesinin kutsanmak istendiğini hemen çıkarabiliriz.

Kuşkusuz ibadetlerini yapan bir Müslüman için çalışması da bir ibadettir. Öyle ki peygamberimiz (s.a.s) bu konuda şöyle buyurmuşlardır:“Erkeğin hanımına harcadığı her şey sadakadır.”, “Erkek hanımına su bile içirse onun ecri vardır.”, “Kıyamet günü kişinin terazisine konacak ilk şey, ailesinin nafakası için harcadıklarıdır.” Ama, ibadetlerini ihmal ederek çalışmak da bir ibadettir sözünü söyleyen kimseler, İslam dininin bu güzelliğini istismar etmektedirler. Bununla kendilerini kandırmaktadırlar. Bu sözle ibadetlerini ihmal etmelerine bir gerekçe göstermekle kalmamakta, İslam dinine karşıt olan bir hayat felsefesini de onaylamaktadırlar.

İçerisinde bulunduğumuz Batı medeniyetinin maddeci anlayışından her insan bir miktar da olsa nasibini almıştır. Bu yüzden imanı zedelenmiştir. Zira bir zamanlar küçük gözle baktığımız diyar-ı küfür dünya yaşamında büyük nimetlere erişmiştir. Konforlu bir hayat içerisindedir. İslam medeniyetinin mirasına sahip ülkeler ise yoksul, güçsüz durumdadırlar. Batı medeniyeti buna çalışma disiplini sayesinde ulaşmıştır. Her insan bu gerçeğin az çok farkındadır. Gerçi dinimiz de çalışmayı teşvik etmiştir, ama bütün cenneti bu dünya olan Batı medeniyeti bu dünya için çalışmayı bir din haline getirmiştir. Müslüman ülkelerin onları bu konuda geçmeleri biraz zordur. Bu yüzden Batı ulusları dünya yaşamında imrenecek bir seviyeye ulaşmıştır. İşte, ibadetlerini ihmal ederek, çalışma da bir ibadettir, diyenler bilinçdışında bu yeni dinin takipçileri gibi bir hal içerisindedirler. Öyle ki bu sözleri ile Batı medeniyetini adeta putlaştırmış olurlar. Konforlu yaşam onların biricik cenneti olur. Adeta hal dilleri ile şöyle demektedirler: “Din dediğin şey ahiretle uğraşmaz. Din dünyadaki yaşam seviyendir. Bu da ancak çalışma ile gelişir. Dünyada güçlü, zengin olan kazanır, dolayısıyla haklı olan bunlardır. Sen ibadetle ne kazandın ki bana da onu tavsiye ediyorsun. Oysa ben, çalışma da bir ibadettir, düsturu ile yaşamımı daha rahat bir şekilde geçiriyorum. Sen ona bak.”

Çağımızda putlaştırılan bir diğer kavram da ırkçılıktır. Şu anda dünyada yabancı düşmanlığından nasibini almamış bir ırk, ulus yok gibidir. Allah’ın (c.c.) peygamberlerle gönderdiği hak dinler ırkların, ulusların her türlü maddi ve manevi haklarına saygılıdırlar. Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Biz sizi birbirinizle tanışasınız diye ırklara, uluslara ayırdık (Hucurat suresi, ayet 13).” Dolayısı ile İslam dini ırkların, ulusların üzerinde evrensel bir birlikteliği ve kardeşliği hedeflemektedir. Her ırkın ve ulusun milli ve manevi değerlerine saygılı olmanın yanında onlar arasında gerçekleşecek bir bütünlüğe ve uyuma ulaşmaya çalışmaktadır.

El-Vitr güzel ismi tek anlamına gelir. Yani sayı olarak, adet olarak bir anlamına sahiptir. Allah’ın El-Vâhid, El-Ahad, El-Vitr güzel isimlerini arka arkaya söyleyerek, yani zikir yaparak O’nun rızasına talip olalım. Niyetimiz bu olunca Allah bu güzel isimlerin dünyaya bakan taraflarını hediye olarak verecektir. Bundan kuşkunuz olmasın. Ama bu isimleri zikirle dünyevi bazı gayeler edinirsek O’nun rızası dışına çıkabiliriz. Öyle bir şeyden de Allah’a sığınırız. Bu durum Allah’ın diğer güzel isimlerini zikirde de böyledir.

Allah’ın rızası bütün dünya ve ahret nimetlerine de kaynaklık eder. Ondan daha büyük bir şey düşünülemez. Allah hepimize rızasını nasip eylesin. Amin.
Muhsin İyi

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar