"Subhâneke Allahümme" Kelimesinin Anlamı


سُبْحَانَكَ اَللَّهُمَّ

 

سُبْحَانَكَ اَللَّهُمَّ

"Subhâneke Allahümme" Kelimesinin Anlamı:

Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır:

"İman edip güzel işler yapanlara gelince, imanları sebebiyle Rableri onları
nimet dolu cennetlerde, alt tarafından ırmaklar akan (saraylara) erdirir.
Onların oradaki duası: "Allahım! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz!" (سُبْحَانَكَ
اَللَّهُمَّ)
(sözleridir). Orada birbirleriyle karşılaştıkça söyledikleri ise "selâm"
(sözü)dür. Onların dualarının sonu da şudur: "Hamd, âlemlerin Rabb'i Allah'a
mahsustur."     

İbn Cüreyc, (bu âyette geçen) yüce Allah'ın "Onların oradaki duası:

سُبْحَانَكَ اَللَّهُمَّ

"Subhâneke Allahümme" (Allahım!
Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz!)
sözü hakkında şöyle der:

"Onlara bir kuş yaklaştığı zaman, o kuşu arzulayıp:

سُبْحَانَكَ اَللَّهُمَّ

"Subhâneke Allahümme" (Allahım!
Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz!)
derler. İşte bu, cennetteki kimselerin duasıdır. İstekte bulunmalarının üzerine
onların yanına bir melek gelip onlara, selam verir. Onlar da, meleğe selam
verirler. İşte bu da, yüce Allah'ın "Orada birbirleriyle karşılaştıkça
söyledikleri ise "selâm" (sözleri)dir" sözüdür. Orada bir şey yedikleri zaman,
Rableri olan Allah'a hamd ederler. İşte bu da, yüce Allah'ın "Onların dualarının
sonu da şudur: "Hamd, âlemlerin Rabb'i Allah'a mahsustur" sözüdür."[1]

Katâde ise yüce Allah'ın "Onların oradaki duası:

سُبْحَانَكَ اَللَّهُمَّ

"Subhâneke Allahümme" (Allahım!
Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz!)

sözü hakkında şöyle der:

"İşte bu, cennetteki kimselerin duası ve orada birbirleriyle karşılaştıklarında
söyledikleri selam sözüdür."

Eşcaî'de bu konuda şöyle der: Süfyân e-Sevrî'nin şöyle dediğini işittim:
"Cennetteki kimseler, bir şey istedikleri zaman,

سُبْحَانَكَ اَللَّهُمَّ

"Subhâneke Allahümme" (Allahım!
Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz!)

derler. Bunun üzerine istedikleri şey onlara gelir."

[2]

 سُبْحَانَكَ
اَللَّهُمَّ

"Subhâneke Allahümme"
kelimesinin anlamı; yüce Allah'ı her türlü şeyden tenzih etmek, O'nu yüceltmek
ve kendisine uygun olmayan şeylerden O'nu ululamaktır.

Süfyân, Osman b. Mevhib'in şöyle dediği nakletmektedir: "Musa b. Talha'nın şöyle
dediği işittim: Resulullah (s.a.v)'e,

سُبْحَانَ اللَّه

"Subhânallah"

(Allah'ı,
noksan sıfatlardan tenzih ederiz!)in
anlamı soruldu. O da:

- ‘Allah'ı, kötü şeylerden tenzih etmektir' diye cevap verdi."[3]

İbnu'l-Kavvâ', Hz. Ali'ye, bu kelimenin anlamını sordu. O da:

- ‘Bu, Allah'ın kendisiyle ilgili razı olduğu bir kelimedir' diye cevap verdi."[4]

Hafs b. Süleyman b.[5]
Talha b. Yahya, babasından, o da Talha b. Ubeydulah'tan naklen der ki:

"Resulullah (s.a.v)'e,

سُبْحَانَ اللَّه

"Subhânallah"
kelimesinin anlamını sordum. O da:

- ‘Bu, Allah'ı her türlü kötü şeylerden tenzih etmektir' diye cevap verdi."

Görüldüğü üzere yüce Allah, cennetteki kimselerin, bir şey istediklerinde
dualarının başında,

سُبْحَانَ اللَّه
(Subhânallah)

"Allahı, noksan sıfatlardan tenzih ederiz!"
dediklerini ve istedikleri şey yerine geldiğinde ise dualarının sonunda,

لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

اَلْحَمْدُ

(el-Hamdu lillâhi rabbi'l-âlemîn)

"Hamd, âlemlerin Rabb'i Allah'a mahsustur"
dediklerini haber vermektedir.

Âyetin manası, bundan daha geniştir. Çünkü dua ile, hem övgü ve hem de istek
kast edilir.

Dua ile

اَلْحَمْدُ لِلَّهِ

"el-Hamdulillah" arasındaki ilişki, şu hadiste de geçmektedir:

أَفْضَلُ الدُّعَاءِ : اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

"En faziletli dua, ‘el-Hamdulillahi Rabb'i'l-Âlemîn' (=hamd, âlemlerin Rabb'i
Allah'a mahsustur) demektir."[6]

İşte bu, övgüyü ve zikri ifade eden bir duadır. Bundan dolayı da yüce Allah, bu
duayı, cennetteki kimselere ilham etmektedir. Böylece duanın başını ve sonunu
haber vermektedir. Buna göre duanın başı, "tesbih etmek" (=subhanallah) ve sonu
ise, "hamd etmek" (=el-Hamdulillah)tir. İşte onlar, nefesi soludukları gibi bu
iki duayı da solumaktadırlar.

Yalnız burada, cennette onlardan dünyadaki mükellefiyetliklerin düştüğüne ve
ibadetlerinin sadece soludukları bu dua olduğuna dair bir işaret var.

اَللَّهُمَّ
(Allahümme)
"Allahım"
ifadesinde ise, duanın apaçık olduğuna dair bir işaret vardır. Çünkü
اَللَّهُمَّ
ifadesi,
يَا
أَللهُ
(Ya Allah)
manasını içermektedir.
يَا
أَللهُ
(Ya Allah) 
ifadesi de, hem isteği ve hem de övgüyü kapsamaktadır.

 

Bununla birlikte
cennet ehli kimselerin, "Bir şey istedikleri zaman,
 سُبْحَانَكَ
اَللَّهُمَّ
"Subhâneke
Allahümme"
dediklerini söyleyen kimseler, manayı eksik söylemiş oluyorlar. Böylece
cennetteki kimselerin, bir şey istedikleri zaman sadece bu sözü söylediklerini
zannediyorlar. Halbuki âyette bunu gösteren herhangi bir şey yoktur. Aksine
âyet, cennetteki kimselerin ilk dualarının, "tesbih" (subhanallah) ve son
dualarının ise "hamd" (el-Hamdulillah) olduğunu göstermektedir.

     Sahih hadiste
de geçtiği üzere; cennetteki kimseler, nefesi soludukları gibi bu iki duayı da
soluyacaklardırlar. 

Buna göre
dua,
istek vaktine bağlı değildir.

İşte bu, hem ayete
ve hem de cennet ehli kimselerin haline uygun düşmektedir. Yine de doğruyu en
iyi bilen yüce Allah'tır.[7]

 

اَللَّهُمَّ
"Allahümme"
(=Allahım) Kelimesinin Anlamı:

اَللَّهُمَّ

"Allahümme"
kelimesinin anlamının,
يَا
أَللهُ 
"Ya
Allah/Allahım"
olduğu hususunda herhangi bir ihtilaf yoktur. Bundan dolayıdır ki, bu kelime,
sadece talep (=istek) anlamında kullanılır. Dolayısıyla
اَللَّهُمّ
غَفُورٌ رَحِيمٌ
"Allahım!
Gafûr'dur, Rahîm'dir" denilmez. Aksine
اِغْفِرْ
لِي وَارْحَمْنِي 
"Beni bağışla ve bana merhamet eyle" denilir.

Dilbilimciler,

اََللَّهُمّ 

"Allahümme"
kelimesinin sonunda yer alan şeddeli
"mîm"
(مَّ)
harfi hakkında ihtilaf etmişlerdir.

Sibeveyh bu konuda
der ki: "Mim harfi, nida harfi olan "ya"nın yerine ilave edilmiştir. Bundan
dolayı
اَللَّهُمّ
kelimesini kullanırken, bu kelime ile nida harfini birlikte kullanmak doğru
değildir. Bundan dolayı da
يَا
أَللَّهُمَّ
"Ya
Allahümme"
denilmez. Yalnız bu
ifadenin, bazen çok az kullanıldığı da olur. Nitekim şair, bununla ilgili olarak
şöyle der:

إِنِّي إِذَا مَا حَدَثٌ أَلمَّا أَقُولُ: يَا أَللَّهُمّ يَا أَللَّهُمّ

"Ben acı verici bir olayla karşılaştığımda, ‘Ya Allahümme', ‘Ya Allahümme'
derim."

Bu, mahallen mahzuf olmadığında, ivaz  olarak isimlendirilir. Eğer bunun bir
mahalli varsa, o zaman bedel olarak isimlendirilir. 

قَامَ
(=kâme)  ile 

بَاعَ
(=bâa)'daki

"elif"
(ا)
harfi gibi. Çünkü bu elif harfi, vâv (و)
ve yâ (ي)
harfinden bedeldir.

Yine Sibeveyh'e göre; bu ismin, bir sıfat alması da caiz değildir. Dolayısıyla 

اَللَّهُمَّ الرَّحِيم اِرْحَمْنِي 
"Rahîm
olan Allahım! Bana merhamet eyle"
denilmez. Bedel de değildir.

اَللَّهُمّ

kelimesindeki

"he"
(ه)
harfinin üzerinde bulunan damme (=ötre), müred münada ismin dammesidir.

"Mim"
(م)
harfi ise, kendisinin sükun durumunda olmasından ve kendisinden önce geçen "mim
harfinin sükun olmasından dolayı fethalanmıştır. İşte bu,

اَللَّهُمّ
 isminin
özelliklerindendir.

Bu, Halîl ile Sibeveyh'in konu ile ilgili görüşünün özetidir.

Yine

اَللَّهُمّ
kelimesindeki

"mim"
harfinin, mahzuf bir cümleden "ivaz" olduğu da söylenmiştir. Buna göre cümlenin
takdiri:

يَا اَللَّهُ أَمَّنَا بِخَيْرٍ
 "Allahım!
Bizi iyiliğe yönelt"
şeklindedir, yani

اِقْصدْنَا

"Bizi yönelt"
demektir. Burada ilk önce cârr ve mecrûr konumunda olan

بِخَيْرٍ

"bi hayr" kelimesi kullanımdan düşmüş, sonra da mef'ul durumunda olan

نَا 
"nâ" düşmüştür. Cümle

يَا اَللَّهُ أَمَّ 
"yâ Allahümme emme" şeklinde kalmış. Daha sonra bu ismin dua sırasında insanlar
tarafından çok kullanıldığı için hemze (أ)
de düşmüş. Böylece

يَا اَللَّهُمَّ 
kalmış.

Bu da, Ferrâ'nın görüşüdür.

Bu görüşün sahibi olan Ferrâ',

اَللَّهُمّ
kelimesinin önüne (nida edatı olan)

يَا 

"yâ"nın
girmesini uygun görmüş ve bu görüşüne de şairin şu sözünü delil getirmiştir:

 

 

يَا اَللَّهُمَّ         ارْدُدْ عَلَيْنَا شَيْخَنا مُسَلَّما……………  
        

"Yâ Allahümme (=Allahım)! …Hocamızı bize sapasağlam geri çevir"

Ayrıca Ferrâ', bu görüşüne delil olarak, yukarıda geçen beyti ve daha başka
beyitleri getirmiştir.

Basralılar ise bu görüşü, birkaç yönden reddetmişlerdir:

1.
Bu takdirler, kendisiyle delil getirilemeyecek ve kıyas yapılamayacak
takdirlerdir. Buna bu şekilde delil getirilemez.

2.
Asıl olan, kelimede hazfın olmamasıdır. Çokça yapılan bu mahzufların
(=kullanımdan düşenlerin) takdiri, asla aykırıdır.

3.
Bu şekilde dua eden kimse, hem kendisine ve hem de başkasına kötülüğü
çağırmaktadır. Dolayısıyla bu konudaki takdir, doğru değildir.

4.
kelimenin yaygın kullanımı, Arapların,

يَا
ve

اَللَّهُمَّ
kelimesinin arasını birleştirmediğini göstermektedir. Kelimenin aslı, Ferrâ'nın
belirttiği gibi olsa da, (bunların) arasını bu şekilde birleştirmek mümkün
değildir. Aksine kelimenin kullanımı yaygındır. Halbuki yapılan iş, bunun tam
tersidir.

5.  
Dua eden bir kimsenin, 

اَللَّهُمَّ أُمَّنَا بِخَيْرٍ

"Allahım! Bizi iyiliğe yönelt"
şeklinde bir cümle kurması mümkün değildir. Buradaki takdir, Ferrâ'nın
belirttiği gibi olsa bile, bu ikisinin arasını birleştirmek de caiz değlidir.

6.
Bu isimle dua eden kimsenin aklına böyle bir şey gelmez. Çünkü dua kimsenin
ilgisi, ancak Allah'ın ismini andıktan sonra istediğini mücerred olarak dile
getirir.

7.
Eğer takdir bu şekilde olsaydı,

اَللَّهُمَّ
ifadesi; münada ismini ve talep fiilini kapsaması itibariyle susmayı güzel kılan
tam bir cümle olurdu ki, bu da, hiç kuşkusuz batıl bir durumdur.

8.
Takdir, Ferrâ'nın belirttiği gibi olsaydı, o zaman emir fiili tek başına
yazılırdı ve münada ismine bitiştirilmezdi.

يَا اَللَّهُ قِه 
"Yâ Allahu kih"

(=Ey Allahım! Koru),

يَا زَيْد عِه 
"Ya Zeydu îh"
(=Ey Zeyd! Anla)

ve

ياعَمْرو فِه 

"Ya Amru fîh"
(=Ey Amr! Konuş) gibi. Çünkü fiil, kendisinden önce geçen isimle birleşmez.  

"Mim"
harfinin "Allah" ismiyle birleşmesi hususundaki görüş birliği bunun tek başına
bir fiil olmadığına delildir.

9.
Kişinin dua esnasında,

 يَا
اَللَّهُ أَمَّني بِِِِِِكَذَا 

"Allahım! Bizi şuna yönelt"
demesi, hem uygun olmaz ve hem de şık olmaz. Aksine bu, kelimeyi ve manayı
çirkin bir hale getirir. Çünkü kişi,

اِقْصدْنِي بِكَذَا

"Beni şuna yönelt"
diyemez. Fakat kişi bununla, hata yapmayı ve günah işlemeyi kast ediyorsa, o
zaman bu cümleyi söylemesi doğru olur. Çünkü kişi, Allah'a,

اِقْصدْنِي 

"Beni yönelt"
diyecek.

Eğer kişi, bununla Allah'ın iradesini kast edince, o zaman sapıtmaz ve günah
işlemez, dolayısıyla da Allah'a,

اَقْصدُ كَذَا 

"Şuna yöneltiyorum"
demez.

10.

اَللَّهُمَّ
ifadesinin, dua olan bir yerde kullanılması caizdir. Hz. Peygamber (s.a.v)'in
duası gibi:

اَللَّهُمَّ لَكَ الْحَمْدُ, وَاِلَيْكَ الْمُشْتَكَى, وَأَنْتَ الْمُسْتَعَانُ,
وَبِكَ الْمُسْتَغَاثُ, وَعَلَيْكَ التُّكْلاَنُ, وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ
اِلاَّ بِكَ

"Allahım! Hamd ancak sana mahsustur. Sıkıntılar ancak sana arz edilir. Sadece
senden yardım istenilir. Yalnızca sana yalvarılır. Yalnızca sana tevekkül
olunur. Güç ve kuvvet ancak senindir."[8]

Yine Hz. Peygamber (s.a.v)'in şu duası gibi:

اللَّهُمَّ إِنِّي أَصْبَحْتُ أُشْهِدُكَ وَأُشْهِدُ حَمَلَةَ عَرْشِكَ
وَمَلَائِكَتَكَ وَجَمِيعَ خَلْقِكَ أَنَّكَ أَنْتَ اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا
أَنْتَ وَأَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُكَ وَرَسُولُكَ

"Allahümme innî esbahtü üşhidü hamelete arşike ve melâiketeke ve cemîe halkıke
enneke ente Allahu lâ ilâhe illâ ente ve enne Muhammeden abduke ve rasûlüke
(=Allahım, -senin iznin ve inâyetinle- sabah vaktine eriştim, seni, arşını
taşıyanları, (diğer) meleklerini ve yarattıklarının tümünü şahid tutuyorum ki,
sen kendinden başka ilâh olmayan yegane Allahsın. Muhammed de senin kulun ve
peygamberindir)"[9]

Yüce Allah'ın şu sözü gibi:

"Mülkün sahibi olan Allahım! Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip
alırsın, dilediğini aziz kılarsın, dilediğini alçaltırsın."[10]

Yine yüce Allah'ın şu sözü gibi:

"De ki: Ey gökleri ve yeri yaratan, gizliyi de aşikârı da bilen Allahım!
Kullarının arasında, ayrılığa düştükleri şeyin hükmünü ancak sen vereceksin."[11]

Hz. Peygamber (s.a.v), rükudan ve secdeden doğrulurken söylediği şu söz gibi:

سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ رَبَّنَا وَبِحَمْدِكَ اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِي

"Allahım! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Rabb'imiz! Seni hamdinle
(överim). Allahım! Beni bağışla."[12]

Onların da belirttiği gibi, işte bütün buralarda takdir yapmak caiz değildir.

Bazıları da, 

اَللَّهُمَّ
ifadesindeki

"mim"

harfinin ta'zim etmek ve saygı göstermek için bu kelimeye ilave edildiğini
belirtmişlerdir.

اَلزُّرْقَةُ

"ez-Zurka"
(=mavi) kelimesine

"mim"
harfini ilave etmek sûretiyle

زُرْقُم

"zurkum"
olması ve

الإبن

"el-İbnu"
(=oğul) kelimesine

"mim"

harfini ilave etmek sûretiyle

وَابْنُم
olması gibi.

İşte bu görüş, doğrudur ve mümkündür. Yalnız bu konunun genişçe açıklanmaya
ihtiyaç vardır.

اللَّهُمَّ

kelimesinin sonuna

"mim"
harfinin ilave edilmesiyle ile ilgili bu anlatılanların bilinmesi faydalıdır.
Çünkü

Allah'ın bütün isim ve sıfatlarını kapsayan, her durum ve her ihtiyaç halinde
hep bu 

اللَّهُمَّ
(=Allahümme) ifadesiyle yüce Allah'tan bir şeyler istenilmektedir.[13]

Allah'a dua eden bir kimse, 

اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ
 "Allahım!
Senden istiyorum"
dediği zaman, sanki o kimse, bu sözüyle,

أدْعُوا اللَّهَ الَّذِي لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى وَالصِّفَاتُ الْعُلْىَ
بِأَسْمَائِهِ وَصِفَاتِهِ 

 "En güzel isimleri ve yüce sıfatlara sahip olan Allah'a bu isim ve sıfatlarıyla
dua ediyorum"
demek istemektedir. İşte bundan dolayıdır ki, Allah'tan bir şey isterken O'nun
bütün isimleriyle isteme mahiyetinde

اللَّهُمَّ
(=Allahümme) kelimesinin sonuna "mim" harfi getirilmiştir. Nitekim Hz. Peygamber
(s.a.v), bu hususu,

sahih bir hadiste
şöyle ifade etmektedir:

مَا أَصَابَ أَحَدًا قَطُّ هَمٌّ وَلَا حَزَنٌ فَقَالَ: " اللَّهُمَّ إِنِّي
عَبْدُكَ وَابْنُ عَبْدِكَ وَابْنُ أَمَتِكَ, نَاصِيَتِي بِيَدِكَ, مَاضٍ فِيَّ
حُكْمُكَ, عَدْلٌ فِيَّ قَضَاؤُكَ, أَسْأَلُكَ بِكُلِّ اسْمٍ هُوَ لَكَ سَمَّيْتَ
بِهِ نَفْسَكَ, أَوْ أَنْزَلْتَهُ فِي كِتَابِكَ, أَوْ عَلَّمْتَهُ أَحَدًا مِنْ
خَلْقِكَ, أَوِ اسْتَأْثَرْتَ بِهِ فِي عِلْمِ الْغَيْبِ عِنْدَكَ أَنْ تَجْعَلَ
الْقُرْآنَ رَبِيعَ قَلْبِي, وَنُورَ صَدْرِي, وَجِلَاءَ حُزْنِي, وَذَهَابَ هَمِّي
وَغَمِّي, إِلَّا أَذْهَبَ اللَّهُ هَمَّهُ وَغَمَّهُ, وَأَبْدَلَهُ مَكَانَهُ
فَرَحًا." قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ أَلَا نَتَعَلَّمُهَا؟ فَقَالَ: بَلَى
يَنْبَغِي لِمَنْ سَمِعَهَا أَنْ يَتَعَلَّمَهَا

"Kendisine herhangi bir üzüntü ve keder isabet eden bir kul, şu duayı okursa,
Allah onun üzüntü ve kederini giderir:

"Allahım! Doğrusu ben, Senin kulunum. Kulunun oğluyum. Cariyenin oğluyum.
Dizginim senin elinde. Hakkımda vereceğin hüküm geçerlidir. Hakkımda takdir
buyurduğunu adaletlidir. Senden; kendimi isimlendirdiğin veya kitabında
indirdiğin veya kullarından birine öğrettiğin veya katındaki gayb ilminde
kendine sakladığın her isminle, yüce Kur'an'ı, kalbimin baharı, hüznümün cilası
ve endişe ile üzüntümü giderici eylemeni dilerim. Çünkü Allah, o Müslüman kulun
endişesini mutlaka giderir ve endişesinin yerine ferahlık verir.

Sahabiler:

- "Ey Allah'ın Resulü! Bu sözleri söyleyelim mi?"

diye sordular. Resulullah (s.a.v)'de:

-  "Evet, bu sözleri işiten kimseye, bu kelimeleri söylemesi gerekir"

diye cevap verdi."[14]

O halde dua eden kimsenin, Allah'tan, O'nun isim ve sıfatlarıyla bir şey
istemesi mendubtur. Nitekim bu husus,

"İsm-i A'zam"
ile ilgili duada şöyle geçmektedir:

اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ بِأَنَّ لَكَ الْحَمْدُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ
الْمَنَّانُ بَدِيعُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ يَا ذَا الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ
يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ

"Allahım! Hamd ancak sanadır, senden başka ilâh yoktur, bol bol veren (=Mennân),
gökleri ve yeri yaratan (=Bedîu) (sensin). Ey Celâl ve İkrâm sahibi! Ey Hayy
(=diri) ve Ey Kayyûm! diyerek senden istiyorum"[15]

İşte bu kelimeler,

Esmâu'l-Hüsnâ'yı
(=Allah'ın en güzel isimlerini) kapsamaktadır.

 

 

[1]
     İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur'ani'l-Azîm,

4/423
(ç)

[2]
     İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur'ani'l-Azîm,

4/423
(ç)

[3]
     Beyhakî, el-Esmâ' ve's-Sıfât,

1/76'da
bu hadisi rivayet edip sonra da der ki: "Bu, munkatı' bir hadistir. Fakat
başka bir yoldan da rivayet edilmiştir." (ç)

[4]
     Beyhakî, el-Esmâ' ve's-Sıfât,

1/76;
Heysemî, Mecmâu'z-Zevâid,

10/94.
Heysemî devamla der ki: Bu hadisi, Bezzâr rivayet etmiştir. Hadisin
senedinde bulunan Abdurrahman b. Hammâd vardır. Bu şahıs, çeşitli
nedenlerden dolayı zayıf bir kimse (olarak kabul edilmiş)tir.

[5]
     Bu, matbu metinde bu şekilde geçmektedir. Beyhakî'nin, "el-Esmâ'
ve's-Sıfât" adlı eserinde ise, "Ca'fer b. Süleymân, o da …" şeklinde
geçmektedir. 

[6]
     Beyhakî, Kunûzu'l-Hakâik, s. 24'de bu hadisi

أَفْضَلُ الذِّكْرِ  اَلْحَمْدُ لِلَّهِ

 "En
faziletli zikir, "el-Hamdulillah" (=Hamd, Allah'a ait)tir"
lafzıyla rivayet etmiştir.

[7]
     Hâdi'l-Ervâh, s.

292-293

[8]
     Tirmizî, Deavat

88;
Taberânî, Mu'cemul-Evsat,

3/356,
Mu'cemu's-Sağîr,

1/211;
Heysemî, Mecmâu'z-Zevâid,

10/183
(ç)

[9]
     Ebû Dâvud, Edeb

101
(5069)
(ç)

[10]
    Âl-i İmrân:

3/26

[11]
    Zümer:

39/46

[12]
    Ahmed b. Hanbel,

1/392,

394;
İbn Huzeyme, Sahih,

2/30
(847);
Beyhakî, Sünenü'l-Kübrâ,

2/109

[13]
    "Allahümme" derken, "Allah" kelimesinin sonunda yer alan "mim" harfi,
çoğul anlamı ifade etmektedir. Bununla, "Allah'ın bütün isimleriyle isterim"
demek istenmektedir. (ç)

[14]
    Ahmed b. Hanbel,

1/391

[15]
    Ebû Dâvud, Vitr

23
(1495);
Tirmizî, Deavat

100;
Nesâî, Sehv

58;
İbn Mâce, Dua

9
(ç)

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar