Hayat; İman, Sabır, Hicret ve Cihaddır


Hayat

Hayat; İman,
Sabır, Hicret ve Cihaddır 

                      
"Onlar ki, hicret ettiler,
yurtlarından çıkarıldılar, Benim yolumda eziyete uğradılar, çarpıştılar ve
öldürüldüler; andolsun, Ben de onların kötülüklerini örteceğim ve onları içinden
ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Bu mükâfât, Allah tarafındandır. Allah,
mükâfâtın en güzeli kendi nezdinde olandır." (3/Âl-i İmrân, 195)
Tarihte vuku bulan gerçek
hicretler, peygamberler ve onların yetiştirdiği insanlar eliyle ortaya
konulmuştur. Bu hicretler, gerçek muhâcirler olan peygamberlerin önderliklerine
göre tasnif edilmelidir:
1- Peygambersiz ümmet
hicretleri (Hz. İsa'dan sonra yaşanan, mü'minlerin Kudüs'ten kovulması ve
bunların dünyanın çeşitli yerlerine dağılmaları ve asr-ı saâdetteki Habeşistan'a
yapılan hicretler).
2- Ümmetsiz Peygamber
hicretleri: İlk çağ peygamberlerinin hicretleri (Hz. Mûsâ'ya kadar ve asr-ı
saâdetteki Peygamberimiz'in Tâif'e hicret girişimi).  
3- Peygamber kontrolünde
hicret (Hz. Mûsâ ve O'na iman eden kavminin Mısır'dan çıkış olayı ve asr-ı
saâdette vuku bulan dünyanın gördüğü en muhteşem göç: Medine'ye hicret).
Müslümanların hayatı, sürekli
bir "seyahat"ten ibârettir; nitekim Kur'ân-ı Kerim'de seyahat edenler
övülmektedir (9/Tevbe, 122). Bu seyahat, bir yandan "kâinat"ın küçültülmüş
şekli, yoğun bir özeti olan bedeninden içine, kalbine doğru; bir yanda da,
kâinatta "âyet"lerden âyetlerin işaret ettiğine doğru, yani eserden fiile,
fiilden isme, isimden sıfata, sıfattan şuûna, oradan da Zâtâ doğru bir
seyahattir. Bu, bir açıdan birbirini tamamlaması gereken her iki seyahatin
neticesinde "Arş'ı üzerinde" Allah'a ulaşılır. Çünkü kalp de Allah'ın arşıdır.
Kendinde, kâinattaki her varlığın bir özeti bulunan insan, bütün bu yanlarını
aşarak, asıl varlığını oluşturan rûhuna doğru yürürken, bu ruhu örten, kalbin
işitme ve görme duyularının üzerine konmuş ağırlıkları gidererek, merkezine
ulaşmaya çalışır. Bu ise, kalbi çevreleyen, ruhu perdeleyen her türlü karartı ve
ağırlıkları silmek, bunların sebebi olan haramları işlememek ve Allah'ın
emirlerini yerine getirmekle mümkün olabilir. İşte, hicretin temel mânâ ve
muhtevâsı burada, yani ruhu perdeleyecek her türlü davranışlardan kaçmakta, uzak
durmakta yatar:
"Ey örtüye bürünen! Kalk ve
uyar! Rabbini tekbir et; elbiseni temizle ve her türlü ağırlık ve günahtan
hicret et!" (74/Müddessir, 1-5)
İşte, insan bu seyahatinde,
nefsinden olduğu kadar çevresinden de büyük engellerle karşılaşır. Çünkü, insan
bir yandan kendi içinde ruhuna doğru, bir yandan da kâinatta seyahat ederken,
karşısına çıkan cin ve insan şeytanlarıyla, bunların kendindeki işbirlikçisi
nefsi, onu sürekli önlemeye çalışır. Dolayısıyla insan, içe ve dışa doğru
seyahatinde kendini "temizlediği" gibi, çevresini de her türlü kirden,
ağırlıktan, günahtan, zulümden temizleyerek hedefe gidebilir. Bu durumda,
kirlilerin, günahkârların ve zâlimlerin karşısına çıkmasından tabiî bir şey
yoktur. Onları aşmanın, engellerini yok etmenin en önemli vâsıtalarından biri,
belki de bu araçların hepsinin adıdır hicret. Önce bu engel koyuculardan kalben
kesinkes uzaklaşmak, (eğer savaş şartları oluşmamışsa) onlara iyi davranarak
zulümlerine eritici bir sabırla karşı koymak, hikmet ve en güzel tebliğle
mücâdele etmek gerekir. İşte, bu sabrın, mücâdelenin, hem nefse, hem de dıştaki
engellere karşı koymanın, ruha doğru seyahat etme cehd ve gayretinin adı da
cihaddır.
Müslümanın hayatı, kesintisiz
bir hicret ve sürekli bir cihaddan ibârettir. Bu cihadın bir merhalesinde o hale
gelinir ki, artık Allah'ın Yolu'ndan alıkoyucular hikmet ve güzel öğütle
tebliğden etkilenmez ve bu Yol'dan alıkoyma ve yolcularının önüne büyük engeller
koyma işinden vazgeçmez olurlar. Hatta, müslümanlar ölmek ve daha da kötüsü
Allah'ın Yolunda yürüyememek, öyle ki bu Yol'u bırakmak durumuyla karşı karşıya
gelebilirler. İşte, bu noktada ya cihadın silahlı şekline başvurmak, ya da imanı
kurtarmak için fert fert veya topluca hicret edilir. O kadar ki, bu hicret ve
ardından, kendisinden hicret edilen yerdeki ins şeytanlarına karşı silahlı cihad
etmek imanın tam mânâsıyla denendiği ve mü'minin belâ kabında piştiği
vazgeçilmez bir görev halini alır:
"Kendilerine yazık eden
kimselere melekler, canlarını alırken: ‘Ne işte idiniz?' dediler. Bunlar: ‘Biz
yeryüzünde müstaz'af/çaresiz idik' diye cevap verdiler. Melekler de: ‘Allah'ın
arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!' dediler. İşte onların barınağı
cehennemdir. Orası ne kötü bir gidiş (yeri)dir." (4/Nisâ, 97)
Hicret, hiçbir zaman kaçış
değildir. O, mutlaka zulme ve eziyete uğradıktan sonra veya fuerdî planda imanı
korumak, ya da Din'i anlatmak veya toplu halde kendisinden hicret edilen yere
muzaffer bir şekilde dönüp, orata Tevhid'i gerçekleştirmek için yapılır; bu
gâyeyle hicret edenleri Allah, yeryüzünde yerleştirip, kendilerine imkân vermeyi
vaad etmiştir.
"Zulme uğradıktan sonra
Allah yolunda hicret edenlere gelince, onları dünyada güzel bir şekilde
yerleştireceğiz. Eğer bilirlerse âhiretin mükâfâtı elbette daha büyüktür."
(16/Nahl, 41)
Eziyete ve zulme uğradıktan
sonra toplu olarak hicret etme emri geldiği halde hicret etmeyenleri, hicrete
güçleri yettiği halde hâlâ müşriklerin velâyeti altında bulunanları,
hicretlerinden sonra Allah'ın güzelce yerleştirdiği mü'minlerin korumaları
üzerlerine mecburî olmadığı gibi, aralarında anlaşma olan kavme karşı yardım
istediklerinde yardım etmek zorunda da değillerdir:
"İman edip hicret edenler,
Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (mücâhidleri) barındırıp
yardım edenler var ya, işte onların bir kısmı diğer bir kısmının velîleridirler.
İman edip de hicret etmeyenler ise, onlar hicret edinceye kadar size onların
velâyetinden/dostluğundan hiçbir şey yoktur.(Bununla beraber) Eğer onlar din
husûsunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme/anlaşma bulunan
bir kavim aleyhine olmaksızın (o müslümanlara) yardım etmek üzerinize borçtur.
Allah, yapacaklarınızı hakkıyla görmektedir."   (8/Enfâl, 72).
"Allah yolunda hicret
edinceye kadar onlardan hiçbirini velî/dost edinmeyin." (4/Nisâ, 89)
 İşkence ve zulümden sonra
gerçekleştirilen hicret bir mânâda silahlı cihadın kapısı olmaktadır. Artık
müşriklere ve insanları Allah'ın Yolu'ndan alıkoymaya çalışanlara karşı bir
"hükümet" halini alan muhâcirlerle, onlara yurt veren ve barındıran
yardımcıların el ele verip, "sağlam bir yapı" halinde savaşmaları, üzerlerine
borç olur. İmanların en tesirli tarzda denendiği zamandır artık bu zaman;
işkencelerden kurtulup da hicretle dindaşlarının bulunduğu yurda yerleşenler
eğer rahata dalar, içe doğru hicret ve cihadı bırakırlarsa, düşman karşısında da
malları ve canlarıyla cihad edemez, savaş veremezler. Bu bakımdan, silahlı cihad
ve bir yerden bir yere hicret, belli zamanlarda ve gerektiği şartlarda yerine
getirilmesi gerekli son derece önemli iki vazife iken, nefse karşı cihad ve içe
doğru hicret, bu görevi de yerine getirebilmenin gereği ve mü'minin kesintisiz
devam ettirmesi gereken birinci derecedeki vazifesidir. Yoksa, hicret bir kaçış,
cihad da ganîmet ve yağma için verilen bir savaş halini alabilir ve bu durum da,
insan için sadece kayıp ve hüsran demek olur.
"Muhâcir, Allah'ın
nehyettiklerinden hicret edendir." (Buhârî, I-11)[1]
Bir müslümanın temel hedefi
Allah Teâlâ'ya ihlâsla ibadet edebilmektir. Ruhlar âleminde gerçekleşen misaka
ve o misakın tabii sonucu olan emânete, hakkı ile riayet edebildiği müddetçe bir
mü'min, yeryüzünün neresinde olursa olsun yaşayabilir. Elbette hangi halde
bulunursa bulunsun, insanları, Allah Teâla'nın dinine dâvet etmeye devam
edecektir. Herhangi bir devlet, müslümanların ibâdet etmelerine karışmaz ve
tebliğ hususundaki gayretlerini sınırlamazsa mesele yoktur. Ancak bütün bunları
kanunla yasaklar ve ibâdet ettikleri için müslümanlara zulmederse, durum ne
olacaktır? Bu suale cevap verebilmek için hicret kavramını açıklamak
durumundayız. Hecr veya hecrân/hicrân; insanın başkasından (bedenen, kalben veya
dille) ayrılması demektir. Hicret; ayrılma, terketme ve göç etme mânâlarına
gelir. Seyyid Şerif Cürcanî hicreti şöyle tanımlar: "Küfür ahkâmının tatbik
edildiği beldeden, darul-İslâm'a intikâl etmeye hicret denilir." (Cürcânî,
et-Ta'rifat, İstanbul ty, Kaynak Yay., sh. 256). Râğıb el-İsfahanî, Müfredât
isimli eserinde şu noktalar üzerinde durur: "Hecr veya hicran; insanın
başkasından ayrılmasıdır. Bu bedenle, kalple veya dille olabilir. Allah Teâlâ:
"Şerlerinden, serkeşliklerinden yıldığınız kadınlara gelince; onlara öğüt
verin (vazgeçmezlerse), kendilerini yataklarında yalnız bırakın (ve'hcurûhunne)"
(4/Nisâ, 34) buyurmuştur. Burada kullanılan "ve'hcurûhunne" ifadesi,
onlara yaklaşmamaktan kinâyedir. Furkan sûresindeki "Peygamber dedi ki: `Ey
Rabbim! Kavmim hakikat şu Kur'ân'ı mehcûr bir şey edindiler/terkettiler."
(25/Furkan, 30) mealindeki âyette, kalp ile hecr veya hem kalp, hem lisan ile
hecr sözkonusudur. "Onlardan güzel bir şekilde ayrıl." (73/Müzzemmil, 10)
mealindeki âyette, üç türlü hecr (ayrılma) muhtemeldir. Bununla beraber;
müşriklere iyi davranmakla birlikte mümkün olursa her üç şekilde de (beden, kalp
ve dil) ayrılmanın (hecr etmenin) yollarını aramaya Peygamber ve O'na tâbi
olanlar dâvet edilmektedir. "Uzun bir müddet benden ayrıl (ve'hcurni), git!"
(19/Meryem, 47) mealindeki âyette de böyledir. "Azâb(a götürecek şeyleri)
terket (fe'hcur)!" (74/Müddessir, 5). Burada da bütün şekilleriyle ayrı
kalmaya teşvik vardır. Muhâceret, başkasıyla ilişkiyi kesip, onu terketmektir.

Denildi ki; "şehvetlerden, kötü
huylardan ve günahlardan uzaklaşmak, olanları terk ve reddetmek de, hicretin
gereğidir." (Râğıb el-Isfahani, el-Müfredat fi Garibi'l-Kur'an, İst.,1986,
Kahraman Y., s. 782). Hz. Âdem (a.s) ile başlayan tevhid mücadelesi; tâgûtî
güçlerin zulmü sebebiyle, hicret eden muttakî insanların ıstırabını gündeme
getirmiştir. Kâfirler ve müstekbirler daima zorbalığa başvurmuşlardır. Nitekim
Kur'ân-ı Kerîm'de; Hz. Şuayb (a.s)'ın kıssası beyan edilirken, kavminin önde
gelen (mele') müstekbirlerinin teklifi haber verilmiştir: "Onun (Şuayb'ın)
kavminden iman etmeyi kibirlerine yediremeyen kodamanlar (devlet adamları) şöyle
dedi: ‘Ey Şuayb, seni ve beraberindeki iman edenleri ya muhakkak memleketimizden
çıkaracağız, ya da mutlaka bizim dinimize (küfre ve şirke) döneceksiniz! O
(Şuayb): ‘Ya istemesek de mi?' dedi." (7/A'raf sûresi: 29). Hz. Mûsâ
(a.s.)'nın kıssasında da kâfirlerin ne derece zorba olduğu açıklanmaktadır.
Nitekim Fir'avun, Hz. Mûsâ (a.s.)'ya hitâben: "Yemin ederim ki; eğer benden
başka bir ilâh edinirsen, seni muhakkak ve muhakkak zindana atılanlardan ederim"
(26/Şuarâ, 29) tehdidinde bulunmuştur. Esasen bütün tâgûtî
iktidarlarda, Fir'avun kompleksini tesbit etmek mümkündür. Tarih boyunca, birçok
peygamber ve muttakî mü'min, sadece ve sadece Allah Teâlâ'ya ibâdet edebilmek
için hicret etmişlerdir. Şimdi bu konu üzerinde kısaca duralım:

 

[1]
Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, s. 497-501.

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar