Hikmet, Bol Hayırdır


Hikmet

Hikmet,
Bol Hayırdır:

 

Hakîm Kur'an, hikmeti "hayr-ı kesîr
(bol hayır)" olarak niteliyor. Kitap'ta anılan, peygamberlere verilen bu mânevî
zenginlik, öyle bir şeydir ki, ona sahip olan "bol hayır"ı elde etmiş oluyor.
"Allah, kime dilerse, hikmeti ona verir; şüphesiz hikmet verilene sonsuz ve
bereketli bir hayır da verilmiştir. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp
düşünmez." (2/Bakara, 269). Hikmet ile olayların sebep ve sonuçları
keşfedildiğinden, eşyanın yerli yerine oturtulması, idrâk ve basîretle
anlaşılması mümkün olduğundan hikmet sahibine büyük hayır verilmiş oluyor.
Kendisine hikmet bahşedilmiş olan kimseye "itidal/denge" verilmiştir ki, onun
sâyesinde insan, haddi tecâvüz edip azgınlık yapmaz. Sebep ve sonuçları bilme
duyarlılığı verilmiştir ki bununla meseleleri ölçüp değerlendirir ve yanılmaz.[1]  

Bu bakımdan insan için elzem olan,
sırf mâlûmat değil; bilgilerden ders alıp faydalı sonuçlar çıkarma yeteneğine,
yani hikmete sahip olmaktır. Çünkü bilginin hâfızı ve hamalı olmak insanı
kurtarmaz; ama bu hayırlı neticelere ulaştıran fikir, yani hikmet insanı
kurtarabilir. Bilginin hâfızı ve taşıyıcısı olan kişinin belki bir gün çeşitli
etkenlerle ayağı kayar da, yönünü ve hedefini şaşırabilir. Fakat hikmet nimetine
nâil olan kişi, aydınlık yolunda emin adımlarla ilerler.

Kur'an'ın kasdettiği hikmet, bir yığın
işe yaramaz felsefî nazariyeler değildir. Asırlarca insanların kafasını boş yere
uğraştırıp durmuş olan bu tür teorilerden kaçınmayı, Peygamberimiz (s.a.s.):
"Yararlı ilim isteyin; yararsız bilgiden Allah'a sığının!" (İbn Mâce;
Beyhakî, Şuabu'l-İman; Feyzu'l-Kadîr, 4/108) buyurarak tavsiye etmiştir. O halde
felsefe, kesinlikle hikmet karşılığı olamaz. Çünkü hikmet, ilmin de en yararlısı
demektir. İnsan, hikmet sahibi olmakla, Allah'ın beğendiği ve râzı olduğu bir
üstün kıymetle bezenmiş olur. Hikmet, mü'minin yitik malı olduğundan, nerede
bulunursa alınması tavsiye edilirken (İbn Mâce, Zühd 15; Tirmizî, İlim 19),
unutulmamalıdır ki, "Hikmetin başı Allah korkusudur." (Tirmizî;
Feyzu'l-Kadir, 3/ 574; Keşfu'l Hafâ, 1/421). O yüzden, ilim gibi hikmeti de
kendi alanlarında ve kafalarındaki bâtılların propagandasına âlet edip
dolayısıyla hakikati tahrif edenlerin bu demagojilerini sezmek ve fark etmek
lâzımdır.

O Ekrem Rasûl, "Şüphesiz bazı
şiirler vardır ki hikmettir." (Buhârî, Edeb 90; Tirmizî, Edeb 69; İbn Mâce,
Edeb 41) buyurarak, her türlü söz ve kelâmın, dolayısıyla edebî yazı türlerinin
de "hikmetli olanını" beğenmiş ve takdir etmiştir. Demek ki, sözlü veya yazılı
her nevî kelâm, hikmeti taşıdığı, yani hakka uygunluğu derecesinde kıymetlidir
ve müslümanın makbulü olabilir. Çünkü Rasûlullah'ın beğendiği odur.

İslâm'da hikmet vardır, fakat sırf
akla dayanan, vahiyden bağımsız bir felsefe yoktur. Dinle bağımlı olmayan bir
felsefî sistem geliştirenler, haddizâtında ortaya "din gibi bir şey" koymuş
oluyorlar. Böylece hakiki Din'i reddetmiş bulunuyorlar. Hakîm insan, fikir ve
görüş sahibi olan, ibret verici söz ve halleri bulunan insandır. Hakîm ve
filozof arasında, birincinin vahiy doğrultusunda olması; ikincinin de soyut akıl
kanunlarından ibaret kalması gibi muazzam bir fark vardır.

Birçok âlim ve mütefekkir gibi, hikmet
sahibi insanın dûçar olabileceği en büyük talihsizliklerden biri, hiç şüphesiz
"anlayışsız bir toplum içinde" bulunmasıdır. Bir cevher mesâbesindeki fikir ve
hikmetlerini alıp takdir edecek ve ondan faydalanacak insanlardan mahrum bir
ortamda bulunması; ilim, fikir ve hikmet sahibi için en acı durumlardan biridir.
İmam Gazâli, ilim ve hikmeti, onu takdirden ve anlamaktan âciz olan ve kıymetini
bilmeyenlere anlatmayı, bir kelbin boynuna inci gerdanlık takmaya benzetir.
Hikmetin ehil olmayanlara verilmemesi gerektiğine dair uyarılara, eski ahlâk
kitaplarında ve Kitab-ı Mukaddes'te de rastlanır. Meselâ, İbn Kuteybe, Hz.
İsa'nın şu sözünü nakleder: "Domuzların boynuna inci takmayın; çünkü onun
kıymetini bilmezler. Hikmeti aramayana vermeyin; zira hikmet inciden de değerli
olup bunu istemeyenler domuzdan daha kötüdür."[2]

Bir başka hakîm de, "anlayışsız kişiye
öğüt vermek, çorak toprağa tohum atmaya benzer"  demektedir. Çünkü, yine bir
hakîm insanın deyişiyle: "çarpık ayakkabı nasıl çarpık ayağa uyarsa, şeytanın
efsun ve efsânesi de çarpık olan gönüllere uyar." Böyle olunca, ilim ve hikmeti
de, iman ve İslâm ile, çarpıklıktan kurtulmuş gönüller ancak kabul eder.

 

[1]
Seyyid Kutub, Fî Zılâli'l Kur'an, 2/94
 

[2]
İbn Kuteybe, Uyûnu'l-Ahbâr, c. 2, s. 124; karşılaştırın: Kitab-ı Mukaddes,
Matta 7/6

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar