Kaybettiğimiz İçin Kaybolduğumuz Öz Malımız; Hikmet


Kaybettiğimiz İçin Kaybolduğumuz Öz Malımız

Kaybettiğimiz İçin Kaybolduğumuz Öz Malımız; Hikmet

 

Hikmet, evrende var olan eşyaların
(nesnelerin) işleyiş kanunlarını/sünnetullahı bilme, eşyayı tanıma, vahyi anlama
ve buna uygun davranış biçimleri sergileyebilme yetisidir. Hikmeti ancak
hakikati arayanlar bulabilir; hikmete ulaşmada akıl, önemli bir role sahiptir.
Hikmete ulaşmak, büyük bir çaba ve uzun bir zaman sürecini gerektirir. Zira bu
uzun süreç insanın teorik olarak bilgi donanımını güçlendirirken; diğer yandan,
hayatı, evreni, insanları ve bunlar arasındaki ilişkileri düzenleyen kanunları
tanımasını, vahiyle olgular arasında sağlıklı irtibatlar kurmasını ve
olgunlaşmasını sağlayacaktır. Bu süreçten geçen, fikrî ve fiilî olgunlaşma
sürecini dolduran, doğaya, insan psikolojisine, toplumsal hayata hükmeden
kanunların bilgisine ulaşan insan, artık hikmete yaklaşmış, hayatı değiştirme ve
dönüştürme kıvamına ulaşmış, önce kendi nefsinde devrimi başarmış ve bu devrimi
toplumsal platformda gerçekleştirmeye aday hale gelmiştir. Daha kısa ve öz bir
tanımla hikmet, Kur'an'ı anlama ve yaşama çabasıdır.[1] 

"Hikmet, mü'minin yitik malıdır;
nerede bulursa onu alır."
(İbn Mâce, Zühd 15; Tirmizî, İlim 19).

Rasûlullah'ın büyük anlamlar taşıyan
bu sözü söylediği çağın üzerinden 14 asır geçti ve mü'minler, yitiklerinin
acısını derinden hissediyorlar. Bir dönem, Allah'ın kitabına ve hikmete sımsıkı
yapışmak sûretiyle dünyada izzet ve şeref sahibi olmasını bilen müslümanlar,
şimdilerde ıstıraplı bir silkiniş ve arayış dönemini yaşıyorlar.

Ama bir şeyler eksik bu arayış
neslinde; çok değilse de yine de okuyorlar, az şey bilmiyorlar, fakat
bildiklerini tarih yapmaktan yoksunlar. Ashâbın doya doya, kana kana içtiği
kaynaktan günümüzün müslümanı da içtiği halde, su kimini diriltirken, kiminde
âtıl kalan, depolanan bir metâ pozisyonunda. Eksik olan, müslümanların Kur'an'ı
kısmen bildikleri kadar, hayatı bilmemeleri olabilir. Kur'an, hayattan kopuk
öğrenilip değerlendirilirse hikmet yolları açılamaz. Elleri, dilleri, gönülleri
hikmetten kopuk çağdaş müslümanların.

"Allah'a dâvet eden ve sâlih amel
işleyip ‘ben müslümanlardanım' diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır?"
(41/Fussılet, 33) âyetini
tablolaştıran ashâbın yaşadığı cehennemî ortamın daha hafif bir benzeriyle
karşılaştığı halde, "ben müslümanlardanım!" diyebilme cesâretini kendinde
bulamıyor günümüz müslümanları.

İşte bu halleriyle müslümanlar,
Allah'ın nimet verdiği kullarından olmayı hak edemiyorlar ve düşmanlarının
uyanıklığı ve çeşitli hileleri karşısında sürekli yenilgiye uğruyorlar. Bu,
elbette müslümanların sahiplenme iddiasında bulundukları dinlerinden
kaynaklanmıyor; aksine, müslümanların İslâmsızlığından doğuyor. Kitab'ı ve
Sünnet'i anlamamalarından oluyor. Âyetlerin hakkını vererek okumamalarından
dolayıdır bunlar. Yaşadıkları ortamı, içinde yaşadıkları toplum ve düzeni,
küreselleşen ve gittikçe küçülen dünyayı tanımamalarından kaynaklanıyor.

Hâl ilmini, hayatı bilmemelerinden
ortaya çıkıyor. Çevreyi tanımak, evreni tanımak, yaratılmışların tevhidini ve
teslimiyetini görmek için gereken iyi bir gözlemci olmak gerçeğine
erişemedikleridir buna sebep. Yeryüzünde Allah'ın değişmez  kanunlarını,
sünnetullahı, hayata hâkim olan sebep sonuç kurallarını bilmemelerinden ya da
umursamadıklarından oluşuyor. Ve ilmin "kendini bilmek" demek olduğunu, İslâm'ın
önce kendimiz için, yaşamak için olduğunu unutuyor müslümanlar. Bütün bu ve
sayabileceğimiz benzeri sebepleri tek maddede özetleyebiliriz: Müslümanlar bugün
hikmet sahibi değiller. Çoktan kaybetmişler öz mallarını. Ve aramıyorlar
yitiklerini. Hikmet, bugün müslümanlarda önemsenmiyor, kıymeti bilinmiyor.
Halbuki Allah Teâlâ, dünyada başarıyı hikmete sahip olma veya olmamaya göre
takdir etmiştir.

Hikmet, sebep-sonuç ilişkisinin doğru
bir biçimde kurulması ve bunun tezâhürleridir. Dünya hayatında başarının sırrı,
hikmete sahip olmaktır. Hikmet, hayatın bilgisi veya eşyayı tanımak ve eşyanın
özünde gizli olan sebep-sonuç ilişkisine vâkıf olmak demektir.[2]

Ashâbın ilmi hazmedip günlük hayatla
irtibatlandırmak için on âyet belleyip hayata geçirmesi, sonra tekrar bir on
âyete geçmesi, yani sırf entellektül birikim veya salt ezberlemek için Kur'an'a
yönelmemeleri, günümüzde de uygulanmalıdır ki, hikmet dolu kitap, okuyup canlı
Kur'an olmak isteyenlere hikmet saçsın. Yoksa hazmedilmeyen güzel gıdaların
sancısına sebep olabilecek, ilim yük olmaktan çıkamayacak ve hikmete
dönüşemeyecektir.

Hikmetin alt yapısını oluşturan
unsurlar şunlardır: Basîret/bilinçli kestiriş, sağduyu, sezgi, kalbin İlâhî nur
sâyesinde eşyanın hakikatini görmesi, adâlet, hüküm, fıkıh/tefekkuh (derin
kavrayış), fehm; anlayış, furkan; hakla bâtılı, iyiyle kötüyü ayırt edebilme
yeteneği, ma'rifet (Allah'ı hakkıyla tanıma), hayır, tedebbür (geleceği sonucu
değerlendirme, doğru düşünce, şuur, takvâ, firâset (ileri görüşlülük, bir şeyi
delille ispatlama, sezgi gücüyle ulaşılan bilgi, zekâ kıvraklığı, derin anlayış
gücü, kalbin Hakkın nûruyla görmesi) gibi değerlerdir. İman, şuur, ilim, ihlâs,
takvâ ve sâlih amel olmadan Allah vergisi olan ve belirli liyakat ve sebeplere
yapışma sonucu verilecek olan hikmet gerçekleşmez. Hikmeti elde etme yolları;
okuma, dinleme ve gezi ile gözlemle elde edilecek hayırlı, faydalı ilimdir.

Hikmete zıt olan özellikler de şöyle
sıralanabilir: Zulüm, cehâlet, gaflet, zan, lağv (boş, lüzumsuz, çirkin,
faydasız söz ve iş, günah ve yalan), ifrat, ğulüv (aşırılık), bağy (kibir,
zulüm, haddi aşmak, aşırı gitmek, haksızlık), israf (haddi aşmak, ölçüsüz yapmak
haddi tecâvüz), tebzîr (saçıp savurmak, ölçüsüz harcayıp dağıtmak, yersiz veya
harama sarfedilen şey), buhl (cimrilik), fahşâ (ölçünün ötesinde, kötü ve
tiksindirici her şey, aşırılık, ayıp davranışlar).     

Hikmet, Allah'ın üç kitabını (Kur'an,
kâinat ve insan), beraber ve bir bütünlük/tevhid içerisinde okuyup anlayabilme;
bu tefekkür ve derin kavrayış neticesinde gereken eylemlerde bulunabilmedir. Bu
kavrayıp ve aksiyon, hayattan, çevreden, çağdan kopuk değil; onların
güzellikleriyle uyumlu, yanlışlarını da ıslah anlayışıyla olmalıdır. Yoksa,
hikmet; bir anda parlayıp sönen bir kıvılcım olur; olgunlaştırıp pişiren faydalı
ateş haline gelemez.

"Kime dilerse, hikmeti ona verir;
şüphesiz hikmet verilene sonsuz ve bereketli/bol bir hayır da verilmiştir. Temiz
akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşünmez."
(2/Bakara, 269)

Kâfirde, müşrikte hikmet olur mu?
Hikmetin "elde edilen" olmaktan ziyade, liyakat kesbedenlere "verilen" ve hikmet
elinde olan kimsenin bol hayır sahibi olduğu değerlendirilince, kâfirlerde
bulunan hikmet kırıntıları, bulunduğu konum ve ilişkide olduğu bozuk inanç ve
fesatla yok hükmündedir; benzetme uygunsa puzılın diğer parçalarından ayrı
bir-iki parçasının kendi başlarına bir işe yaramaması gibi bir durumdur. O
hikmet kırıntısı, gerçek sahibinin, ehlinin eline geçince orada puzılın diğer
parçaları içinde (iman ve amel-i sâlih, tefekkür ve hayır) bir yer bulacak,
diğer parçalarla bütünlük teşkil edecek ve kaybettiği parçayı bulan mü'minin
elinde ancak hikmet olacaktır. Hadisteki ifadeden yola çıkarak, hikmet mü'minin
malıdır. Kâfirin inancı ve dünya görüşü hikmete gerçek sahiplik yapmaya
engeldir. Yani, çalınan, nasılsa bulunan hikmet, kâfirin elinde iken hikmet
özelliği taşımayacak, gerçek sahibi olan mü'minin elinde hikmet özelliği
kazanacaktır. Bütün âlimler, hikmeti sâlih amelsiz, sadece bilgi ve kültürden
ibaret saymamışlardır. Sâlih amel de, iman olmadan ortaya çıkmayacağına göre,
kâfirler gerçek anlamda hikmet sahibi olamazlar. Bilginin kendisi değil; fakat
onu uygulama ve söyleme kabiliyeti, insanı hakîm (hikmet sahibi) yapar.  

"Hikmet sahibi olduğu için (31/Lokman,
12) Lokman Hakîm denilen Hz. Lokman, oğluna şöyle demişti: ‘Ey oğlum, âlimler
meclisinde oturmanı tavsiye ederim. Hikmet sahiplerinin sözlerini dinle.
Şüphesiz Allah, ölü kalpleri hikmet nuruyla diriltir; tıpkı ölü toprağı yağmur
taneleriyle dirilttiği gibi." (Hadis rivâyeti: Taberâni; el-Âlûsi, 3/41)

 

"Hikmetli bir kelime öğrenmek, bütün
varlığı ile dünyadan hayırlıdır." (Hadis rivâyeti)

"Hikmet, şerefli adamın şerefini
arttırır, köleleri de krallar seviyesine yükseltir." (Hadis rivâyeti)

"En güzel hediye, hikmetli bir sözü
iyice anlayıp din kardeşine anlatmaktır. Bu, aynı zamanda bir senelik nâfile
ibâdete de mukabildir." (Hadis rivâyeti)

"Hikmeti nerede bulursan al, çünkü
hikmet mü'minin kaybolmuş malıdır, onu bulunca da sağlam bir şekilde kaydet,
sonra bir diğer hikmeti ara."

"Âlim ve hakîm olan kimse vakarlı bir
sessizlikle insanları kendisine çağırır; âlim fakat zihni karışık ve iletişim
kabiliyeti olmayan kimse de boş lakırdı ile insanları kendisinden uzaklaştırır."
(Lokman Hakîm)

"Gençliğinde Allah'a hakkıyla ibâdet
edene, ihtiyarlığında Allah hikmet verir." (Hasan el-Basrî)

"Hikmetten anlayana mânâlı bir söz
kâfidir. Mânen sağır olanlar zaten hakkı duymazlar." (Hz. Osman) 

"Hikmet dört şeyden fışkırır:

1-
Günaha karşı pişmanlık,

2-
Ölüme hazırlanmak,

3-
Midenin tamamen doldurulmaması,

4-
Dünyaya kapılmayan zâhidlerle sohbet."

"Dünyaya meyleden, dünyevî geleceğin
tasasını yüklenen, kardeşine haset eden ve insanlara karşı üstünlük sevdâsına
düşen kişinin kalbine hikmet girmez."

"Kimin söylemiş olduğuna bakma;
söyleyen ne söylemiş ona bak."

"Haddinden fazla şiddet, gâyedeki
hikmeti yok eder."

Hikmet, Kur'an'ı anlama ve yaşama
eylemidir. El-Hakîm olan Allah'ın hakîm kitabı'nın ilkelerini çelişkisiz ve
tâvizsiz bir şekilde hayata geçirme, iç dünyamızda ve sosyal alanda hâkim
kılabilme düşüncesi, güç ve yeteneği demek olan hikmeti arayan ve bulanlara
selâm olsun!

 

 

[1]
Ali Rıza Gökçe, Hikmet Kavramı Üzerine, Haksöz, Ekim 92, s. 18

[2]
Mehmed Kürşad Atalar, Düşüncede Devrim, s. 29-32

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar