Fecir | Konular | Kitaplar

İbâdet, Hayatın Tüm Alanlarını Kuşatır

İbâdet




İbâdet, Hayatın
Tüm Alanlarını Kuşatır



 

İbâdet, hayat yolunun bütünüdür. Namaz, oruç
gibi ibâdetler, insanın azığını ikmal ettiği, enerji depolanan istasyonlardır.
Azık bittikçe ve yolcu, önündeki istasyona her uğrayışında yeni bir enerji ve
azık aldığı duraklardır namazlar, oruçlar. Bu dinde ibâdet anlayışı ve yolu
geniş kapsamlıdır. İnsanların ibâdet diye isimlendirmekte birleştikleri bir
takım taabbudî sembollerle sınırlı değildir. Bu semboller -bütün önemlerine
rağmen- farz kılınan ibâdetin sadece bir parçasıdır.

"De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım,
ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm ortağı olmayan Rabb'ul âlemîn Allah içindir.
O'nun hiçbir ortağı yoktur." (En'âm:
6/162-163)

Namaz ve kurban, sembolleri temsil ediyor; fakat
gaye bundan daha büyüktür. Gaye ölünceye kadar hayatın tümünün, hatta bizzat
hayatın, ortağı olmayan Allah'a yöneltilmiş bir ibâdet olmasıdır.
Yani ibâdet; her ânı, her işi, her
fikri, her duyguyu kapsıyor.

"Ben cinleri ve insanları ancak bana
kulluk/ibâdet etsinler diye yarattım."
(Zâriyât: 51/56)

Cinlerin ve insanların yaratılış hedefi Allah'a
ibâdete hasredildiğine göre, hayatın bütününü ölünceye kadar sadece şeklî
farzlar doldurabilir mi? Bu, ancak ibâdetin hayatın her yönünü kapsaması
durumunda gerçekleşir. Bu da bilfiil İslâm'da vardır. Şeklî ibâdetler namaz da
olsa, zekât, oruç veya hac da olsa, belirli bir süreyi kapsar. Ya da kişi
nâfilelerle bu süreyi arttırabilir. Fakat hayatın bütün alanını dolduramaz. Bu
şekilde ancak Allah'ın nurdan yarattığı melekler ibâdet edebilir.[1]
Yoksa insanoğlu bütün vakitlerini klasik ibadetlerle geçiremez. İnsanın usanan
bir bedeni, dağılan bir aklı vardır. Bu yüzden usanmaksızın gece-gündüz Allah'ı
tesbih edemez. Zaten Allah da onu bununla mükellef kılmamıştır. Allah, her
kişiye ancak gücünün yettiğini yükler. Allah onu bu yapıda yaratmıştır; onun
gücünün sınırlarını biliyor, güç yetiremeyeceği şeyi teklif etmiyor. Bununla
beraber, onun bütün hayatı Allah için olmalıdır. Zira Allah, onu sadece ibâdet
için yaratmıştır. Peki bu, istenilen ibâdetler sadece şekilsel ibâdetlerde
kalırsa gerçekleşebilir mi? Bu, ancak ibâdetin manasının genişleyip yeryüzündeki
insanın bütün eylemlerinin ona dahil olmasıyla gerçekleşir. Bu da her türlü
amelin tevhide bağlanıp, tevhidin de bütün gerektirdikleriyle hayat tarzı
olduğunda mümkündür.

Siyaset ibâdettir... Allah'ın şeriatını tatbik
olduğunda, yeryüzü gerçeklerine göre Rabbânî adâlet tatbik olduğunda, insanları
tek bir ilâha kulluk ettirdiğinde, tâğutlardan kurtarıp hürriyete
kavuşturduğunda siyaset ibâdettir.

İktisadî dinamizm ibâdettir... Para, helâl
kazançtan elde ediliyorsa; para ve mal biriktirilip, bunlarla hayra dâvet ve
şerle savaş oluyorsa;  kazanılan para temiz işlere harcanıyorsa o meşrû iş,
iktisadî birikimler ve para ibâdettir.

Sanat etkinlikleri de ibâdettir... Meşrû olan
sanat türleriyle Hakka dâvet ve kötülüklerle savaş olduğunda, Rabbânî anlayış
gereğince yeryüzünü îmar ve Allah isminin yüceltilmesi için insanları çalışmaya
ve güzele teşvik ettiğinde.

Kısaca, Rasûlullah (s.a.s.)'ın ibâdetin insan
hayatındaki büyük küçük her şeyi kapsadığını öğretmek için buyurduğu gibi "hatta
eşinin ağzına koyduğu bir lokma bile" ibâdettir.

Bütün ibâdetler, dünya ve âhireti beraber
hedefleyen bir iştir. İster klasik ibâdet tanımı içine giren semboller olsun,
ister insanın icra edip yürüttüğü hayatî faâliyetler olsun.

İbâdetleri ma'bedlerle sınırlamayan bir dinin,
temel buyruklarının yanında, gülümsemeyi, sevmeyi, çalışmayı, ticareti,
yeme-içmeyi, kızmayı, ağlamayı, yürümeyi, nefes almayı, sevişmeyi, yani hayatın
kendisini ibâdet haline getirmesine neden hayret etmeli? İlâhî sınırlar
korunduğu zaman hayatın her birimi gerçek kimliğini kazanır. Bu kimlikle açılır
cennetin kapıları.

Hıristiyanlar sadece kiliselerde ibâdet
edebilirler. İslâm dışındaki hemen her din için de bu böyledir. Günümüzdeki
tapınmalar için de bu geçerlidir: İnsanların ibâdet ihtiyacını tatmin için
arenalar, stadyumlar, müzikholler, türbeler, anıtlar, anıtmezarlar inşâ edilmiş,
insanlar tapınmak için belirli vakitlerde buralarda sevdikleri uğruna
kendilerinden geçmekte, ayılıp bayılmakta, huşû içinde tapınmaktadırlar. Hatta
bu sahte ilâhların önünde kendinden geçen insanlardaki huşû ve gönülden bağlılık
nice müslümanın namaz gibi en önemli ibâdetinde bile yok.

Müslüman, ibâdet etmek için mutlaka mescid ve
câmi aramaz; Her yerde ibâdetini yapabilir. Tüm arz mesciddir müslüman için.
"Benim için yer(yüzü) tertemiz ve mescid kılındı. Namaz vakti gelince, kişi
bulunduğu yerde namazını kılar."[2]
"Mescidlerimiz işgal altında!" demiş
olsak, bazılarımızın aklına yalnız İsrail işgali altındaki Mescid-i Aksâ
gelecek. Veya Allah'ın değil; tâğutların emrinde memur olan bazı bel'amların
güdümündeki mescidler. (Aslında nice câmiler, devlet dairesi haline gelmekte,
hatta kiliseleştirilmekte, nice imamlar papazlaştırılmakta veya
bel'amlaştırılmakta.) Ama bizim kastımız, daha geniş; Evet, mescidlerimiz işgal
altında ve putlarla dolu. Yeryüzü mescidi, putlardan, tâğutlardan ve putçu
düzenlerden temizlenme çabası olmadıkça müslümanların ibâdetleri sıhhatli olmaz
ve gerçek ibâdet, gerçek kurtuluş gerçekleşmez.

"Mescidler Allah'a aittir. Orada Allah ile
beraber bir başkasına dâvet, duâ etmeyin." 
(Cin: 72/18)     

Bazı insanların sandığı gibi, ibâdet sadece
âhiret için değildir. Zira bu din, dünya hayatındaki insanın işini ıslah etmek
için de inmiştir. Akîdesini olsun, şeriatını olsun, ibâdetini olsun, onun
dünyadaki her şeyini düzene koymak için gelmiştir.[3]
Bundan dolayı bu dinde dünya ile âhiret her bir parçasında bağlıdır. İnsanlar,
dünya hayatında çalışan organları, âhirete bağlı kalpleriyle dinin gölgesinde
yaşarlar. "Şüphesiz namaz, fuhuştan ve kötülükten men' eder." (Ankebût:
29/45) Dünyada kötülüklerden menediyor, âhirette ise mükâfat var. Mü'min, Allah
rızâsı için namaz kılar. Aynı zamanda fuhuştan ve kötülükten de alıkonarak dünya
hayatını ıslah etmiş olur. Orucun farz kılındığını bildiren âyetin sonunda da
"umulur ki korunursunuz" denilir (Bakara: 2/183). Dünyada korunup,
yeryüzünde hayatınızı ıslah edersiniz, âhirette ise mükâfata erişirsiniz.
Zekâtın emredildiği âyetlerde[4]
geçen temizleme, çoğaltıp arttırma, zenginin fakire bağışlaması, zekâtın
belirlenen sınıflara dağıtılması dünyada yapılır; âhirette ise mükâfat vardır.
Hacc sûresi, 27-28. âyetlerde belirtilen maslahatlar da böyle. Böylece ibâdet
aynı anda hem dünya, hem de âhiret için oluyor.

Bir başka yönden Lâ ilâhe illâllah'a bütün
gerektirdikleriyle yapışan bir müslümanın hayatında âhiretten kopuk  sadece
dünya için bir amel yoktur. Hatta insanların sadece bedenî hatta hayvanî, sadece
dünyalık gördükleri cinsel ilişki bile buna dahildir. Nitekim Rasûlüllah
(s.a.s.) buyuruyor ki: "Sizden herhangi birinizin cimâ yapmasında sevap
vardır." Dediler ki: Ey Allah'ın Rasûlü! Bizden herkes eşine ona duyduğu
şehvetten dolayı gider, böyleyken nasıl ona sevap olur? Cevaben buyurdu ki:
"Ne dersiniz, şayet harama  gitseydi  günah  olmayacak mıydı? İşte, helâla
gittiğinden ona sevap vardır."[5]
Bu sebeple eşler arasındaki sevişmeler bile aynı anda hem dünyevî, hem de uhrevî
bir iş oluyor.[6]

 

 





[1]
Enbiyâ: 21/20; Tahrîm: 66/6.





[2]
Buhârî-Salât:
56; Müslim-K.
Mesâcid:
4.





[3](57/25.





[4]
9/60, 103; 70/24-25.





[5]
Müslim.





[6]
Mehmet Kubat-Kur'an'da
Tevhid:
132,
164; Ahmet Kalkan, Kur'an Kavram
Tefsiri.