İman ve Amel


İman ve Amel

İman ve
Amel

 

Yukarda verilen bilgilerden ve yapılan
açıklamalardan anlaşıldığına göre; gerek dilciler ve gerekse Ehl-i Sünnet
âlimlerinin cumhuru (büyük çoğunluğu) nazarında "imanın hakikatı"; Allah
Teâlâ'nın varlığını ve birliğini (ulûhiyetini ve tevhidini), Hz. Muhammed (s.a.s.)'in
peygamberliğini ve Allah'dan getirip tebliğ ettiklerinde sadık olduğunu kalp ile
tasdikten ibarettir. Birçok ayet ve sahih hadisler, bu hükme sarahaten delâlet
etmektedir. Nitekim Hak Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de, "iman" kelimesini daima
insanların kalblerine isnat etmek suretinde ifade buyurmuştur:

a.
"İşte onlar o kimselerdir ki, (Allah) imanı kalblerine yazdı." (el-Mücadele:
58/22)

b.
"İman henüz kalblerinize yerleşmedi (hele bir yerleşsin)..." (el-Hucurât:
49/14)

c.
"... Kalbi iman ile (dolu ve) mutmain (müsterih) olduğu halde... " (en-Nahl:
16/106)

Peygamberimiz (s.a.s) ise; "Lâ ilâhe
illallah" demesine rağmen "kâfirdir" diye bir kimseyi öldüren Üsâme'ye;

"Kelime-i Tevhid'i" söylediği halde,
onu niçin öldürdün?" diye
sormuş,

"o bu sözü, kendisini ölümden
kurtarmak için söyledi" cevabını alınca:

"Onun kalbini yarıp ta (imanı var mı
diye) baktın mı?"
buyurmuşlardır.[1]

Aynı âlimlere göre "dil ile ikrar"da,
yukarda belirtildiği gibi, imanın hakikatından bir cüz, ondan bir rükün olmayıp,
bir kimsenin müslüman olduğunu bilmek ve ona İslâm'ın dünyevi ahkâmını tatbik
edebilmek için zarurî görülen bir şarttır.

İslâmî hükümlerle amel etmek, yani
inanılan dinî hükümleri bilfiil tatbik etmek ise; Ehl-i Sünnet imam ve
âlimlerinin çoğunluğu nazarında, imanın hakikatına dahil değildir. Bu hususa
yukarda kaydedilen delillerden başka şu muhkem ayetler açık ve kesin olarak
delâlet etmektedir:

a.
"Ey iman edenler; sizin üzerinize oruç (tutmak) farz kılındı" (el-Bakara,
2/183).

Bu ve benzeri ayetlerde[2]
önce "iman edenler" diye hitap edilmiş, sonra müminlerin yapmaları ve
yapmamaları gereken emir ve yasaklar bildirilmiştir. O halde olumlu veya olumsuz
olan amel, imanın hakikatından olmayan, ayrı ve başka bir şeydir.

b.
"İman eden ve iyi (salih) amel işleyen kimseleri Cennetimize koruz."
(en-Nisâ, 9/57)

Bu ve benzeri ayetlerde[3]
salih amel imana atfediliyor ki; arapça gramer kaidesince, ancak manası başka
olan şeyler birbiri üzerine atfedilir. Yani âtıf işlemi, "ma'tûf" ile "ma'tûfun
aleyh"in başka başka manada olmasını gerektirir. O halde amel, imandan başka
olup, ondan bir cüz değildir.

c.
"Kim mümin olarak, iyi ve güzel amel işlerse..." (Tâhâ: 20/112).

Bu âyet-i kerîmede amelin makbul
olması, imanlı olma şartına bağlanmıştır. Meşrutun (yani amelin) şartta (yani
imandan) dahil olmayacağı, bilinen kural gereğidir. O halde iman ve amel ayrı
ayrı şeylerdir.

d.
"Eğer müminlerden iki zümre birbirleriyle vuruşur, cenk yaparsa, aralarını
bulup onları sulh ediniz..." (el-Hucurât: 49/9).

Bu ayet-i kerimede; birbiriyle cenk
yapan büyük günah sahipleri "mü'min" diye anıldığına göre; iman ile haram olan
adam öldürme fiilinin dahi mümin bir şahısta birlikte bulunabileceği,
dolayısıyla her cins amelin imandan ayrı ayrı ve ondan başka bir unsur olduğu
gayet açık olarak bildirilmektedir.

Bu ve benzeri ayet-i kerîmelerin
sarahatına ilaveten, herbiri birer salih amel olan ibadetlerin Allah indinde
makbul olabilmesi için, önce imanın (kalbdeki tasdikin) şart olduğunda, İslâm
âlimleri arasında icma vardır. Bu bakımdan, kafirin yaptığı ibadetin bir değeri
ve sevabı yoktur. Çünkü o, önce iman etmekle, sonra ibadet ve salih amelle
mükelleftir. İnanmadan yapılan ibadetler, Allah katında makbul ve muteber
değildir.

Yukarda zikredilen delâleti katı dinî
delillere ve ulemanın icmaına binaen; amelin, imanın hakîkatından ve aslından
bir rükün olmadığı açıkça anlaşılmaktadır.[4]

Her ne kadar imandan bir cüz ve rükün
değil ise de, ikisi arasında çok sıkı bir münasebet vardır. Çünkü ibadet ve
salih amel (iyi ve güzel işler), sahibinin imanını olgunlaştırır. Allah
Teâlâ'nın vadettiği ve Resulullah (s.a.s)'ın müjdelediği ebedî nimetleri ve
rıza-i ilâhîyi kazandırır. O halde, kalbde bulunan iman nurunu parlatmak ve
kuvvetlendirerek onu kemale erdirmek için Allah'a ibadet etmek, iyi ve salih
ameller yapmak gerekir. Çünkü eseri dış hayatta ve toplumda görülmeyen bir iman,
meyve vermeyen bir ağaç gibidir. Dinin de, dinin temeli olan imanın da bir
hedefi ve bir gayesi vardır. Bu hedef, güzel ahlâk, insanlara faydalı olmak ve
Allah'ın rızasını kazanmaktır. Allah Teâlâ'nın rızası ise, yalnız -bir kalp ve
vicdan işi olan- iman ile değil; o imanın meyvesi olan ibadetle, salih amellerle
ve güzel ahlâk sahibi olmakla, yani inanılan şeylerin icabını bilfiil yapmakla
elde edilir. Esasen kalp ve gönül sahasından çıkmayan herhangi bir inancın,
ameli ve hayati bir kıymeti olamaz. Çünkü bu, imanı kalpte hapsetmekten ve ondan
faydalanmamaktan başka bir şey değildir. Hakîki iman, insanı harekete getiren,
sahibini iyiye, doğruya, salih amele götüren muharrik kuvvet olmalı; eseri
hayata fiilen intikal ederek mümini ve çevresini aydınlatmalıdır. İşte bu da,
inanılanı, hayatta tatbik etmekle, yani; Allah'a ibadetle, Salih amel adıyla
anılan iyi ve doğru işler yapmakla ve güzel ahlâka ermekle olur. O halde,
imansız olarak yapılan ibadet ve amel makbul değilse (ve nifâk alameti
sayılırsa), amel ve ibadete sevketmeyen ve kalbde saklı kalan iman da kâfi
değildir. Öyle ise, imanı kemâle erdirmek ve olgun bir hale getirmek için,
Allah'ın emirlerine sarılmak, yasaklarından kaçınmak; yani salih amel lâzımdır.
İşte ancak bu gibiler, Allah'ın rızasına ve sonsuz saadete ererler. Bunun
içindir ki; amel imanın hakikatine dahil değil ise de; kemâlinden olduğunda
şüphe yoktur. Bu bakımdan, yukarda belirtildiği gibi- Selef uleması, hadisçiler
ve bazı mezhep imamları, ameli imandan, yani kemâlinden saymışlardır. Bu görüş,
doğru ve isabetli bir görüştür.

Bu açıklamalardan anlaşılacağı gibi,
iman ile amel arasında sıkı bir münasebet vardır. Zira imansız amel makbul
olmadığı gibi amelsiz iman da kâmil değildir. Yani iman, amel ile kuvvet
kazanır, amel olmayınca zayıflar ve korunması güçleşir. Bu yönden, imanın
muhafazası, kazanılmasından daha güç sayılmıştır. Çünkü imanı izale edecek
birçok sebep vardır. Mesela; bir kimse dini esaslardan birini yahut İslami kesin
bir hükmü inkâr veya istihza (alay) ederse veya dinen haram olan bir şeyi helâl;
helâl olanı da haram sayarsa, yahut bir müslümanın dinine, imanına söverse, o
şahıs imandan ve İslam'dan çıkar.[5]

Kur'an'ın, imanı tanımladığı ayetlere
dikkat edecek olursak, hemen tamamında imanla amelin yan yana geldiğini görürüz.
Özellikle iman ve salih amelin birlikte kullanıldığına şahit oluruz. Kur'an,
amelin imandan bağımsız olmadığının delilleriyle doludur. Hatta kinaye olarak
Kur'an'da amel, iman olarak adlandırılmıştır.

"Allah imanlarınızı zâyi edecek
değildir."(Bakara: 2/143)

Bu ayetteki iman'dan kasıt 
"namaz"dır.

Sahih sünnette de iman-amel
münasebetlerini ele veren birçok rivayete rastlamak mümkün. İşte şu hadiste
iman-amel iç içe:

"Nebi'ye soruldu:

‘Hangi amel daha efdaldir?'

"Allah ve Rasulü'ne iman"
buyurdu.

‘Sonra hangisi?'  diye soruldu.

"Allah yolunda cihad."
Buyurdu. Ardından yine soruldu:

‘Sonra hangisi?'  Cevapladı: 

"Hayır üzere yapılmış bir hac."[6]

Rasul'ü sevmek imandandır:

"Nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki, ben,
içinizden herhangi birine babasından ve evladından daha sevimli olmadıkça iman
etmiş olamazsınız."[7]

Allah yolunda cihad, imanın bir parçasıdır:

"Allah, bir kimseye kendi yolunda cihadı nasip
ederse ve o da Allah'a ve Rasulü'ne iman ediyorsa çıksın. Ya ecri, ya ganimeti,
ya da şehadeti elde eder. Eğer ümmetime lazım olmasaydım hiçbir çarpışmadan geri
kalmazdım. Andolsun Allah yolunda öldürülüp sonra dirilmeyi, sonra öldürülüp bir
daha dirilmeyi ve yine öldürülmeyi ne kadar isterdim."[8]

Haya da imandandır:

"Haya imandandır."[9]

Allah için sevmek, kızmak, vermek ve engel olmak
da imandandır:

"Allah için seven, Allah için kızan, Allah için
veren, Allah için engel olan kuşkusuz imanını tamamlamıştır."

Allah Rasulü, imanın parçalardan meydana gelen
bir bütün olduğunu, bunların içinde amellerin de yer aldığını açık bir biçimde
ifade etmiştir:

"İman yetmiş küsür şubedir. En üst derecesi la
ilahe illa'llah, en alt derecesi, çevreyi rahatsız edici bir engeli yoldan
kaldırmaktır."[10]

Bu hadiste nazarî iman olan "la ilahe
illa'llah"  ile, amelî iman olan "eziyet veren şeyi ortadan kaldırmak"  bir
bütünün farklı ağırlıktaki parçaları olarak geçiyor. İşte o bütünün adı
"iman"dır.

İmanın ve İslam'ın şartlarını sayılarla ve belli
maddelerle sınırlamanın yanlışlığınını delili olan şu sahih hadiste namaz,
zekat, oruç "iman nedir?" sorusunun cevabı olarak zikredilmektedir:

"Allah Rasulü, kendisine gelen bir elçiler
grubuna  "yalnızca Allah'a iman etmeyi" emretti ve sordu:

"Yalnızca Allah'a iman nedir, bilir misiniz?"

‘Allah ve Rasulü daha iyi bilir' dediler. Bunun
üzerine buyurdu ki:

"Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in
O'nun Rasulü olduğuna şehadet etmek, namazı kılmak, zekatı vermek, Ramazan
orucunu tutmak ve beşte biri (humus) vermektir."[11]

İman ağacının meyvesidir amel. Mü'minlik
iddiasının isbatı, vahyin hayata dönüşmesidir amel. İmanın, zihinde hapsolunan
soyut bir düşünce, kalpte mahkûm olan zavallı bir akide, dilde söylenilegelen
kuru bir iddia olmaktan çıkarak göze fer, bileğe güç, dize derman olarak
yürümesidir amel. İmanın beden ülkesinde şeytanın ve nefsin iktidarını yıkarak
iktidara geçtiğinin göstergesidir amel.

"Bizim ayetlerimize yalnızca o kimseler inanır
ki, onlar kendilerine hatırlatıldığı zaman hemen secdeye kapanırlar. Rablerini
överek tesbih ederler, büyüklük taslamazlar."
(Secde: 32/15)

"Mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah'a ve
Peygamberi'ne inanırlar, toplumsal bir iş (görüşmek) üzere onunla buluştukları
zaman ondan izin almadan gitmezler."
(Nur: 24/62)                                             
               

Konumuzun eksenini teşkil eden  "amel" den
kasıt, Allah'a itaattir. Burada sözkonusu ettiğimiz amel, nafile olan ameller
değildir; Allah'ın emir ve yasaklarıdır. Allah'a inandığını söylediği halde
O'nun emirlerini yapmayanın durumu şu askerin durumu gibidir: Komutan, kendisine
hayatî önemi olan bir plânı verdikten sonra plânın yerine getirilmesi için
gerekli emirleri de vermiştir. O plânın doğru olduğunu bilen, buna kalbiyle de
inanan ve diliyle komutanın emirlerine uyacağını taahhüd eden bu adamın verilen
emir ve talimatların hiçbirini tutmamasının iki sebebi olur: Ya inanmamıştır, ya
da inandığı halde zaafları yüzünden emri aksatmıştır. İki halde de cezaya
çarptırılır; Birinci durumda inanmayanların cezasına, ikinci durumda da âsîlerin
cezasına.

Bu noktada İmam Ebu Hanife'nin şu tesbitini
aktarmak yerinde olacaktır: Allah Teala  mü'mine ameli, kâfire imanı, münafığa
da ihlası farz kılmıştır.

"Ey insanlar, Rabbinizden korkun."
(Hac: 22/1) ayetinde "Ey mü'minler Allah'a itaat
edin!" , "Ey kâfirler Allah'a iman edin!" , "Ey münafıklar, ihlaslı ve samimi
olun!" anlamı vardır.[12]

İman hem amel, hem marifet, hem tasdik ve hem de
ikrardır. Bunların her biri farklı ağırlıklarla imanı oluşturan boyutlardır.
Bunlardan birini, ikisini ya da üçünü kaybeden kimse, imanî dengesini kaybeder.
Yapması gereken işlevi ifa edemez. İşlevini ifa edemeyen iman da iman olmaktan
çıkmış demektir.

İmanın vicdanlara hapsedildiği bir çağda, bundan
zarar gören yalnızca mü'minler olmayacaktır. Bilakis bütün insanlık zarar
görecektir. Çünkü imanın hakim olduğu toplumda ahlak, adalet, fazilet, muhabbet,
muâvenet, sadakat ve iffet baştacı edilen değerler olarak yerini alacak; İmanın
hakim olmadığı toplumda ise rezalet, nefret, sefalet, sefahat, atalet, ihanet,
bencillik ve her türlü dalavere ortalığı kaplayacaktır. Kimsenin unutmaması
gereken bir gerçek var: İman, atom ve nötron bombasını yapan "insan" adlı
muazzam silahın emniyet anahtarıdır. Onun olmadığı bir yerde her an herkesin 
'kaza'ya kurban gitme ihtimali çok yüksektir. Bütün bunlar imanın dünyevî
kazancına dahildirler. Bir de onun uhrevî kazancı vardır ki o başka hiçbir şeyle
elde edilemeyen bitimsiz mutluluğun ta kendisidir.[13]

 

[1]
Tirmizî, Kader: 7; İbn Mace, Mukaddime: 13; Ahmed İbn Hanbel, Müsned: 2/4.

[2]
el-Bakara: 2/153, 187; Âl-i İmrân: 3/59; el-Enfâl: 8/20, 27; en-Nûr: 24/21;
el-Ahzâb: 33/70; el-Cum'a: 62/9.

[3]
el-Bakara: 2/227; Yunus: 10/9; Hûd: 11/23; Lokman: 31/8; Fussilet: 41/8;
el-Buruç: 85/11; el-Beyyine: 98/7; el-Ankebut: 29/7, 9, 58; el-Fâtır: 35/7;
eş-Şûrâ: 42/22.

[4]
Fazla bilgi için bk. Fıkh-ı Ekber, Aliyyu'l-Karî Şerhi, s. 80; Tefsîr-i
Kebir, 1/249; Şerhu'l-Makâsıd, 2/187; Şerh-i Mevâkıf, 3/248.

[5]
Ali Arslan Aydın, Şamil İslam Ansiklopedisi: 3/148-149.

[6]
Buhari, İman: 26.

[7]
Buhari, İman: 14.

[8]
Buhari, İman: 37.

[9]
Buhari, İman: 24.

[10]
Buhari, Müslim.

[11]
Buhari, İman: 53.

[12]
Vasıyet, İmam Azam'ın Beş Eseri, s. 75.

[13]
İman Risalesi, M. İslamoğlu, s. 311-313, 346-348. Ahmet Kalkan İslam Akaidi:
84-86. Ahmet Kalkan, Kur'an Kavram Tefsiri.

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar