Korku-Ümit Terazisinde Ağır Basan Taraf Korku Olmalıdır


Korku

Korku-Ümit
Terazisinde Ağır Basan Taraf Korku Olmalıdır
 
Korku hissi insan tabiatında,
diğer birçok hislere ve hatta zıddı olan ümit hissine oranla daha kuvvetlidir.
Bundan dolayı Kur'ân-ı Kerim, bu hissi özellikle muhâtap almış ve gerçek
mevkiine oturtmaya gayret etmiştir. Kur'an'da yapılacak bir araştırma, korku
üzerine âyetlerin daha çok olduğunu ortaya koyacaktır. Kur'an'ın korku hissini
daha çok gündeme getirmesi, insanın en fazla frenlenmeye ve gem vurulmaya, bir
noktada dengede tutulmaya muhtaç duygusunun, taşkınlık, haddi aşmak, zulüm
işlemek, yani kısacası yasakları çiğnemek eğilimi olmasındandır. İnsan, bu
huylarından ancak korku sebebiyle vazgeçebilir. İnsanı, işlemeğe pek hırslı
olduğu günahlardan, ancak onun korku hissine hitap ederek, cezâî
müeyyideler/yaptırımlar koyarak ve hatta uygulayarak vazgeçirebilirsiniz.
Hiçbir ülkenin şu veya bu günah
ve suçları işlemeyen insanlara ‘şu şekilde mükâfatlar vereceğiz' diye bir ceza
hukuku anlayışları yoktur. Beşerî terbiye sistemlerinde her ne kadar örnek
davranışlara özendirmeye yönelik ödüllendirme usulleri varsa da insanları,
yasakları işlemek ve yasaları çiğnemekten caydırmak için korkutucu yaptırımlar
daha ağır basmaktadır. Bundan da anlaşılıyor ki korku, insandaki haddi aşma,
haksızlık etme ve taşkınlıklar yapma gibi his ve eğilimleri frenleyen çok özel
bir duygudur. Korku, insan arzu ve iştihalarını helâl ve haram sınırında dengeli
tutmaktadır. Bu yüzden Kur'an'da korkutan âyetlere daha çok yer verilmiştir.
Aslına bakılırsa bu âyetler ne fazla ne de azdır. İnsandaki tuğyanı zararsız
seviyede tutmak için yeterli ve dengelidir.
İmam Gazâli, "korkunun recâdan
daha fazla olması mı, ikisinin birbirine denk olması mı efdaldir?" başlığı
altında meseleyi çok güzel ele almıştır. Ona göre; ilk  bakışta  hangisinin 
efdal olduğunu söylemek zordur. Bu, "ekmek mi, su mu efdal?" sorusuna benzer.
Acıkan için cevap başkadır, susamış olan için başka. Korku da ümit de kalbi
tedavi eden bir ilaçtır. Birbirlerine üstünlükleri kalpteki hastalığa göredir.
Allah'ın mekrinden emin olma hastalığı varsa, buna ilâç korkudur. Rahmet-i
İlâhîden ümitsizlik hastalığı varsa ilâç recâ, yani ümittir. Hangi hastalık
galip ise onun ilâcı efdaldir. Aynı şekilde insanın isyan yönü daha galipse
korku efdaldir. İnsanların çoğunlukla günah ve isyan hastalığına müptelâ
oluşlarını nazarı itibara alırsak korkunun daha makbul olduğunu söyleyebiliriz.
İnsanlara daha faydalı olan, korku halidir. Çünkü insanlar için en uygun olanı,
kişiyi ibâdete yönelten, bütün haram arzuları törpüleyen, kalbi dünyaya
meyletmekten koruyan, korku tarafının ümitten daha fazla olmasıdır. Bu ölüm
vakti gelene kadar böyle olmalıdır. Herkese yaraşan, şiddetli hastalık halinde,
ölüm ânında (Nevevî, Riyâzü's Sâlihîn Terc. I/479) Allah sevgisi ve ümidin ağır
basmasıyla dünyadan ayrılmaktır. (10)
Mustafa Sabri Efendi de,
İslâm'da korku hissine verilen önemin, bir yanlış değerlendirme olmadığını,
bilakis aksini iddia edenlerin, Avrupalıların tesiri altında kaldıklarını
anlatır. Ona göre, insan tabiat üstü varlık olmadığından maddî faydalara ve
maddî sakıncalara daha çok bağlanır. Bundan dolayı, korku altında itaat,
bağlılıkların belki en kuvvetlisi ve en ciddisidir. İnsanı gizli ve açık bütün
eylemlerinde onu takip eden ve hiç aldanmayan ilâhî kontrolün sonsuz tesir eden
korkusu, muhabbet bağına kıyas edilemeyecek şekilde, itaat ve boyun eğmenin en
amansız müeyyidesi, yani yaptırımıdır. Bunu kabul etmeyen reformcularımızın
tenkitleri, İslâm'ın temel esaslarına yabancılıklarından (veya kasıtlı olup kötü
niyetlerinden) kaynaklanır. Müslümanlara özellikle Allah korkusunu telkin eden
eski âlimleri suçlu bulan kişiler, bu eğer bir suç ise, bu suçu Kur'ân-ı Kerim'e
atfetmelidirler. Çünkü O'nun hemen her sayfasında korku ifade eden bir âyet
vardır. Hucurât sûresinin on üçüncü âyetinde "Allah katında en şerefliniz, en
müttakî; yani Allah'tan en çok korkup sakınanızdır" buyuruluyor.
İnsanın yaratıcısı ve sahibi
olan Allah, gönderdiği kitabında fıtrata en uygun olanı yapmış
ve korku hissine ağırlık
vermiştir. Kur'ân-ı Kerim'i baştan sona kadar dikkatsizce okuyan bir kimse bile
bunu fark eder. Böyle olması, yani Kur'an'da korkuya önem verilmesi, çok az
kavramda görülen bir özellikle bu kavramın çok çeşitli kelimelerle ifade
edilmesi, fıtrata uygunluktan başka bir şey değildir. (11)  
Takvâ, Kur'an'da defalarca
övülen bir sıfattır. Allah indinde insanların taşıyacakları en yüksek şeref
pâyesidir. Fıtrat dini İslâm, insanların ulaşmalarını arzu ettiği takvâ ve etka
mertebelerinin tahakkuk etmesi için, bunların dayandığı korku hissini işletip,
bu övülen vasıflara mü'minlerin sahip olmasını temin etmiştir. Daha doğrusu
İslâm ve onun kitabı Kur'an, insanın tekâmül usûlünü ortaya koymuştur. Mânen
yükselmeyi dileyen için başka yöntem yoktur. Korkuya verilen önemin sebebi,
neticesinin takvâ oluşundandır.                                        
İnsan, şu uçsuz bucaksız gibi
görünen evrende kendisini kuşatan korkutucu unsurlara, içinde bulunduğu
tehlikelere, geceye, vahşi tabiata, yırtıcı hayvanlara; açlık, susuzluk,
çıplaklık; düşman, işkence ve ölüm gibi kendisiyle burun buruna yaşayan
korkulara bakacak olursa, kâinat kitabında da korkunun, emniyet vaad eden
ögelerden daha ağır bastığını, daha objektif bir şekilde görecek ve
anlayacaktır. Hal böyleyken Kur'an'da korku hissinin daha çok uyarılması, neden
zor anlaşılan bir mesele olsun? İnsanın beşikten mezara kadar geçirdiği hayat
mâcerasında ona ümit ve emniyetten daha çok, korku arkadaşlık etmiştir şüphesiz.
Bu da gösteriyor ki Allah, kulunu korku ile terbiye ediyor. İnsana öyle geliyor
ki: Kâinattaki korku miktarı insandaki isyan arzusuna denktir. Yeter ki insan bu
korkudan haberdar olsun.
İnsanı Rabbine yönelten
duygular, nimetlerden, emniyet ve ümitten kaynaklansaydı Kur'an'da insanın
nankörlüğünden bahsedilmez; şükreden kulların ve şükür  amelinin  azlığı  sık
sık vurgulanmazdı. Belki bazı kimseler, Yüce Allah'ın "Rahmetim her şeyi
kuşatmıştır" (7/A'râf, 156) meâlindeki âyetlerin ve Allah'ın âhirette daha
çok rahmetiyle muâmele edeceğine dair hadislerin ışığı altında rahmetin daha
ağır bastığını düşünebilir. Bu, ilk bakışta doğru bir eğilim gibi görünse de,
dikkatle bakıldığı zaman bu görüş hemen kıymetini kaybeder. Çünkü Allah'ın
rahmet sıfatıyla muttasıf olması, gadabıyla değil de, mahlûkata rahmetiyle
muâmele etmesi bile O'nun korku hissini uyarmasını gerektirir.
Anneler neden çocuklarını daha
çok tehlikelere karşı uyarır ve onları korkuturlar? Çokça merhametlidirler de
ondan. Yüce Allah da eğer Kur'an'da korku hissini fazlaca uyarmışsa, bu da O'nun
her şeyi kuşatan rahmeti gereğidir. Korkutmak bir azap değil; rahmettir. Çünkü
korkutanın korkutmakla maksadı, korkuttuğu kimseleri tehlikelerden yana selâmete
dâvet etmek hedefine yöneliktir. Bu yüzden Allah'ın rahmetinin genişliği fikrini
esas alarak Kur'an'da korku hissinin az uyarıldığını iddia etmenin tutarsızlığı
açıktır. Kur'an'da, dağ gibi deniz dalgalarının insanı kuşattığı an, insanların
Allah'a yönelip dini yalnız O'na has kılarak Allah'ı tanıdıkları (31/Lokman, 32)
anlatılmaktadır. 
Korku, hem kâinatta hem de
Kur'an'da başlı başına bir denge unsurudur. Çünkü, duygularımız ne gereksiz ve
ne de zararlıdır;  her his bir maksat için yaratılmıştır. Önemli olan, bu
duygularımıza güzel istikametler vermek ve aşırılıklardan kaçınıp sınır
koyabilmektir.
Korku olmazsa insandaki
taşkınlık arzusu artar. Korkusuz insan da serazat bir şekilde her yasayı
fütürsuzca çiğner dolaşır. Buna bağlı olarak da tüm beşerî dengeler alt üst
olur. Korku çok aşırı olursa bu sefer pusup susan insan, kendini tehlikelere ve
onursuzluklara teslim edip helâk veya zelîl olur. Hiç korkmayan insan gibi,
aşırı korku yüzünden de kişi, normal aktivitesini kaybedip asıl fonksiyonunu
yerine getiremez.
Kur'ân-ı Kerim, insanı bir
bakıma ilâhî tekliflerle dengeleyerek, âlemleri fesattan koruyor diye de
değerlendirebiliriz. Bu tekliflerden emir ve yasaklar manzûmesini ihlâl edenler,
en şiddetli azap ve cezalarla korkutuluyor. Emre itaat edenler ise
ümitlendiriliyor. İşte bu korkutma ve ümitlendirme çok hassas bir denge istiyor;
bu da insanın Rabbı olan Allah'ın Kitabında en âdil biçimde yapılmıştır.
İnsanda azgınlık yeteneği çok;
o halde korkutma işlemi de o kadar çok olmalı. İnsanda gurur, yani aldanış,
avunma ve temenni gibi ümidi kötüye kullanma diyebileceğimiz huylar da çok. O
halde "Şeytan sizi Allah'ın rahmetine güvendirerek aldatmasın."
(31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5) şeklinde insana mesaj veren âyetler de o nisbette
Kur'an'da vardır. Ancak, ne var ki ümitlendiren âyetlerle, korkutan âyetler
sayıldığı zaman, korkutan âyetler çok fazla çıkar.  (Yukarıda listesi verilen
korku ile ilgili kelimeler Kur'an'da, toplam olarak 646 yerde geçerken; ümit
anlamına gelen recâ (28) ve tama' (12) kelimeleri, türevleriyle birlikte toplam
olarak 40 yerde kullanılmıştır.) 
Bu durum, dengesizlik ifade
etmeyeceği gibi, bilâkis dengenin ta kendisidir. Korku ve ümit dengesi derken,
korkuyu terazinin bir kefesine, ümidi de diğer kefesine koyun, eşit olsunlar,
işte bu dengedir demek istemiyoruz. Bu fevkalâde yanlış bir denkleştirme olur.
Eşitlik ayrı şeydir, adâlet ayrı. İşte böyle bir denkleştirme yüzündendir ki
Kur'an'da "korkutan" âyetlerin çokluğu, kişide aritmetiksel bir dengesizlik
intibaı uyandırsa bile, bu, adâlet gereğidir. Bu konuda kavramların hizmet
ettikleri maksatlarıyla olan mutâbakatına  "denge"  demek daha doğrudur.
"Korku" duygusunun maksadı
beşerî taşkınlıkları frenlemektir. O halde korku; bu taşkınlıkları durduracak
miktarda olmalıdır. Ümit duygusunun maksadı ise, korku ümitsizliğe ve
karamsarlığa  dönüştüğü  zaman,  bu  hali  kendisine  çekerek  korkunun 
miktarını  ayarlamaktır. Buna göre de ümit, korkuyu kendi  miktarına çekecek
derecede olmalıdır. Bu da ümit miktarının dengede olması demektir ki işte bu
durum, Kur'an'da dengeli olarak vardır. "Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince
işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır." (67/Mülk, 14) Hiç
insanın rabbı/terbiyecisi, terbiye edeceği varlığa ne kadar korku, ne kadar ümit
gerekir, bilmez mi?!
Selim kalp, korku ve ümit
hislerinin en hassas dengeleri üzerindedir. Çünkü o, daima korku ve ümit
arasındadır. Ne Allah'a sûi zan besleyecek kadar ümitsiz ve korkak olur; ne de
şımaracak kadar ümitvar.
Bazı kıssalarda Allah
korkusundan ölen, çıldıran, dağlara düşen kimselerin hikâyelerini şüphesiz
duymuş veya okumuşuzdur. İşte bu halin de dengelenmesi gerekir. Kişinin işlediği
günahları, Allah'ın rahmetinden ümit kestirecek derecede büyütmesi ne kadar
yanlış ve ne kadar tehlikeli ise; işlediği sevapları da şımaracak kadar çok
görmesi ve kendini beğenmesi de o derece yanlış ve tehlikelidir. Öyle ki kul
ümitsizlikten kurtulması için bile korkutulur. Yani, eğer Allah'tan ümit
keserseniz, ebedî hüsrâna uğrarsınız denir. Bu noktada bile korku yine rahmetin
bir tecellisi olarak zuhur eder. İşte Gazâli, "günahın gizli ve açığını, zâhir
ve bâtınını terk eden müttakîye gelince, ona da yaraşan korku ve ümit tarafını
eşit tutmaya çalışmasıdır" (12) demektedir.
Aşırı günahlara dalan biri için
"Nefislerine günah işlemekle zulmeden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümit
kesmeyin" (39/Zümer, 55) gibi rahmet âyetlerinin, Allah'ın azabından emin
olanlar için de azap âyetlerinin okunması gibi bir tebliğ ve telkin üslûbu
kişide korku ve ümit dengesini gerçekleştirecektir. Özetle korku ve ümit, hem
insanın yeis ve ümit gibi hislerindeki aşırılıkları dengeleyen birer âmil ve
unsur, hem de asılları itibariyle insanda kâfi miktarda olmaları gereken huylar
olarak karşımıza çıkmaktadır. (13)
 

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar