Esmâu'l-Hüsnâ'dan El-Melik, Mâlikü'l Mülk, Mâlik-i Yevmi'd-Dîn  İsmi


Esmâu

Esmâu'l-Hüsnâ'dan El-Melik,
Mâlikü'l Mülk, Mâlik-i Yevmi'd-Dîn 
İsmi

El-Melik:
Her şeyin hâkimi demektir. El-Melik; Bütün kâinatın sahibi ve mutlak sûrette
hükümdarı anlamındadır.

"De ki: İnsanların Rabbine sığınırım. İnsanların
melikine, insanların (gerçek) ilâhına."
(114/Nâs, 1-3). Allah'ın 'Melik' sıfatı O'nun var olan herşeyin sahibi olduğu
anlamına gelir. Bizim gördüğümüz ve göremediğimiz varlıkların her birinin içinde
yaşadığı âlemlerin yaratıcısı ve tek sahibi O'dur. Yaşadığımız evrenin ezelî ve
ebedî hükümdarı da O'dur. Tüm yıldızlar, insanlar, hayvanlar ve bitkiler,
göremediğimiz âlemlerde yaşayan cinler, şeytanlar, melekler ve daha
bilemediğimiz bütün varlıklar Allah'ın emri altındadır. Sayısız âlemin mülkünü
elinde bulunduran ve buralarda hüküm süren olağanüstü düzenin hayat bulmasını
sağlayan yalnızca âlemlerin Rabbi olan Allah'tır.

Sonsuz kudret sahibi bir Yaratıcı'ya tâbi
olduğunu bilen bir insanın, kendisini başıboş görmesi mümkün değildir. Herşeyden
haberdar, herşeye güç yetiren, herşeyi gören ve işiten bir Yaratıcı tarafından
yaratıldığını bilen bir insan, O'na karşı sorumlu olduğunu da bilmelidir.
Nitekim mü'minlerin içinde bulundukları bu düzenin tek bir sahibinin olduğunu
bilmeleri, onları doğal olarak yaptıkları her işte, herşeye ve herkese hâkim
olan, her dilediğini yerine getiren Allah'a yöneltir. "Hak
hükümdar olan Allah yücedir. Onun vahyi sana gelip
tamamlanmadan evvel,
Kur'an'ı (okumada) acele etme ve de ki: ‘Rabbim,
ilmimi arttır."
(20/Tâhâ,
114). "Hak melik olan Allah pek
yücedir, Ondan başka ilâh yoktur; Kerim olan Arş'ın Rabbidir." (23/Mü'minûn,
116). "O Allah ki, O'ndan başka ilâh yoktur. Melik'tir; Kuddûs'tur;
Selâm'dır; Mü'min'dir; Müheymin'dir; Aziz'dir; Cebbar'dır; Mütekebbir'dir.
Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir."
(59/Haşr,
23)

el-Melik: Allah Teâlâ'nın güzel isimlerinden
biridir; Hükümdar ve kral anlamındadır. "Me-le-ke" fiilinden gelir. Me-le-ke,
mâlik ve sahip olmak demektir. Kelime, hem bir şeye sahip olmayı, hem de
kuvvetli olmayı çağrıştırır. Sahip ve mâlik anlamında 'melik, mâlik, melîk'
kelimeleri kullanılır. Masdarı olan mülk veya milk, üzerinde sahip ve tasarrufta
bulunulan şeyi ifade ettiği gibi, tasarrufta bulunmayı da ifade eder. Bu
tasarruf, hem öncelikle insanlar, hem de mallar üzerinde tasarruftur. Nitekim,
Allah Teâlâ için insanların meliki denirken, O'nun insanlar üzerinde mutlak
tasarruf sahibi olduğu anlatılmak istenir. Fakat, şirk koşan insanlar,
yeryüzünde ve dolayısıyla insanlar üzerinde tasarruf sahibi olmak ve
yeryüzündeki servetleri, yani mülkü diledikleri gibi kullanmak için Allah'ın
melikliğini gasbetmeğe çalıştılar. İblis de, Âdem'i önce bu noktada
kandırmıştır: "Dedi: Ey Âdem! Seni sonsuzluk ağacına ve tükenmez bir mülke
götüreyim mi?" (20/Tâhâ, 120).

Demek ki, müşrik insan Allah'ın hâkimiyeti
altında değil, arzuları doğrultusunda sınırsızca yeryüzünün meliki olmak
isteğindedir. Nitekim, tüm diğer Fir'avnlar gibi, Hz. Mûsâ'nın Allah'ı Rabb,
ilâh ve melik olarak kabul etmeğe çağırdığı Mısır Fir'avn'ı da, Mısır mülkünün
kendisine âit olduğu iddiası içindeydi (43/Zuhruf, 51). Melik ya da mâlik olma,
mâlik olunan şey üzerinde istenildiği biçimde tasarrufta bulunmayı gerektirir.
Bu anlamda, mutlak melik ancak ve ancak Allah'tır; çünkü, Kur'an'da mülkün
yalnızca Allah'a ait olduğu defalarca tekrarlanmaktadır. Bütün kâinat Allah'ın
mülküdür ve Allah mülkünde dilediği gibi tasarruf sahibidir. Ama, Allah âdil,
hak ve tek ilâh olduğu için kâinatta dengesizlik ve haksızlık olmaz.

İnsan yeryüzünde halife olduğu, yani Allah'tan
aldığı yetki ile yeryüzünde tasarrufta bulunacağı için, kendisine yeryüzü mülkü
üzerinde izafî bir meliklik yetkisi tanınmıştır. Bu yetki, hiç bir zaman mutlak
anlamda olmadığı ve insanın keyfine bırakılmadığı gibi, Allah'ın yeryüzündeki
hayatının gereği olarak çeşitli biçimlerde, renklerde, yeteneklerde ve
mesleklere sahip olacak şekilde yarattığı insanlar da, önce bütün olarak bu
meliklik yetkisine sahiptirler. Dolayısıyla, herkesin belli bir tasarruf sahası
vardır. Fakat bu tasarruf, hiç bir zaman mutlak değil, sınırlı ve Allah'ın
tanıdığı alanda sadece bir emânettir. Öte yandan, tek tek insanların nasıl mülk
sahibi olacaklarını ve mülklerinde nasıl tasarruf edeceklerini belirten
kuralları da Allah her insana ayrı ayrı değil, insanlar arasından seçtiği
elçiler vâsıtasıyla bildirmiş ve genel anlamda yeryüzündeki mülkiyetini bu
elçiler aracılığıyla yürütmeği dilemiştir. Bu durum Kur'an'da şöyle açıklanır:
"Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü Allah içindir." (5/Mâide, 
18). "De ki: Allah'ım, mülkün sahibi; mülkü dilediğine verir, mülkü
dilediğinden alırsın." (3-Âl-i İmrân, 26)

Allah, gerek meliklik, gerekse mâliklik olarak
mülkü dilediğine verir, dilediğinden alır. O, yeryüzünde insanlar üzerindeki
tasarrufu, yani meliklik, yöneticilik olarak mülkü, yukarıda da söylendiği gibi,
elçilerine vermiştir. Aynı zamanda, mülk ile bilgi ve hikmet bir arada bulunmak
durumundadır. Bunlar da en fazla Allah'ın elçilerinde mevcuttur; öyleyse ilim ve
hikmet, melikliğin şartlarındandır. "(Yusuf dedi:) Rabbim, bana gerçekten
mülkten verdin ve bana olayların te'vilini (yorumunu) öğrettin" (12/Yusuf,
101). "Allah ona (Dâvud'a) mülk ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti"
(2/Bakara, 251).

Allah, bazen elçilerini hem Rasul, hem melik
kılar; Hz. Dâvud'un ve Hz. Süleyman'ın durumlarında olduğu gibi. Bazen de,
peygamberin yanı sıra, başka melikler de var eder. Nitekim, İsrailoğulları için
aynı anda birden fazla ve birbiri peşi sıra nebîler geldiği gibi, bu
peygamberlerin yanı sıra, onların emrinde melikler de bulunabiliyordu: "Mûsâ
kavmine demişti ki: Ey kavmim! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; O
içinizde nebîler var etti, sizi melikler yaptı." (5/Mâide, 20). Bu âyette,
İsrâiloğulları'nın hizmetçi, binek ve kadın sahibi olmakla "melik" diye
adlandırıldıkları belirtilmişse de, İsrâiloğulları içinde nebîlerin yanı sıra,
meliklerin bulunduğu da açıktır. "Nebilerine, ‘bize bir melik gönder'
dediler... Nebileri onlara, ‘Allah Tâlut'u size melik gönderdi' dedi. ‘O bizim
üzerimizde nasıl melik olabilir? Biz melikliğe ondan daha lâyığız, ona geniş mal
da verilmemiştir' dediler. (Nebileri de), ‘Allah onu sizin üzerinize seçti, onun
bilgisini ve gücünü artırdı' dedi." (2/Bakara, 246-247)

Buraya kadar açıkladığımız melik kelimesi,
öncelikle yönetici ve tabii olarak, Allah'tan aldığı yetki ile, gerek insanlar
üzerinde, gerekse yeryüzünde Allah'ın var ettiği servet üzerinde tasarrufu
elinde bulunduran kişi anlamında kullanılmıştır. Kur'an'da, dikkatimizi çeken
bir diğer nokta, insanların mülkü olarak hemen yalnızca câriyelerin zikredilmiş
olmasıdır. Yani, yalnızca câriyelere mâlik olunur, bunlar insanların mülküdür;
başkalarıyla paylaşılmaz, belli ölçülerde dilenildiği biçimde kendileri üzerinde
tasarrufta bulunulur. Ayrıca kölelere de memlûk denilir. Kur'an, dünya hayatının
geçimliği dediği servet için "mülk" deyimini kullanmaz. Yenilen, içilen, sahip
olunan, kısaca kendileriyle dünya hayatı sürdürülen şeylere çoğunlukla "mal"
veya "metâ'" tâbirini kullanır.

Yukarıda belirttiğimiz gibi, Allah yeryüzündeki
melikliğini, kendi seçtiği ve kendilerine ilim ve hikmet verip, te'vil öğrettiği
kişiler aracılığıyla yerine getirir. Bunun dışında, bu melikliği gasbetmeye
çalışanlara ve diledikleri biçimde insanlar ve yeryüzünün servetleri üzerinde
tasarrufta bulunanlara da melik denilir. Kur'an, bunlara da mülkün Allah
tarafından verildiğini vurgular. Ama, bu Allah'ın kendi melikliği için seçtiği
insanlara verdiği bir mülk verişi değil; insanlar hak ettiği için gerekli
gördüğü bir mülk veriştir. İnsana belli bir irâde verildiğinden ve insan
yaptıklarından sorumlu olduğundan, eylemlerinin sonucunu mutlaka görür. Temelde
Allah'ın irâdesi, yeryüzünde kendi mülkünün, yani kendi melikliğinin hâkim
olması şeklindedir ve bunun için dilediği insanları seçerek onlar aracılığıyla
melikliğini gerçekleştirmek ister. Seçimini de hiç bir zaman insanların keyfine
bırakmaz. Çünkü, O mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Ama, insanlar Allah'ın
irâdesi doğrultusunda değil de, kendi keyfî irâdeleri doğrultusunda gider ve
Allah'ın seçtiklerinin melikliğini kabul etmezlerse, bu kez Allah başlarına hak
ettikleri meliği getirir. Nitekim, bu anlamda Fir'avn da, İbrâhim'le Allah
hakkında çekişen ve kaynaklarda Nemrut diye geçen kişi de meliktir.

Mülkle ilgili olarak Kur'an'da geçen bir diğer
önemli kelime "melekût"tur. Aslında bütün varlıklar Allah'ın "ol" emriyle
meydana gelmişlerdir. Acaba Allah'ın "ol" dediği şey nedir? Allah neye "ol"
demektedir? Demek ki, varlıkların gerek salt nuranî, gerekse cismî ve gerekse
şeytan veya cinler gibi ateşten varlıklar olarak ortaya çıkmadan önce bir
asılları, bir kökleri vardır. Bu asıllar da nurdur, ışıktır. Bu nur veya ışık
Allah'ın nurundandır.

Allah ise göklerin ve yerin nûrudur. Şu halde,
eşyanın hakikati denilen ve Hakk'tan kaynaklanan, Allah'ın nuruyla varlık
kazanan ve ilm-i İlâhîde ezelde var olan asıllara, varlık köklerine Allah "ol"
deyince varlıklar ya maddesiz nuranî varlıklar, ya güneş gibi maddî-nuranî, ya
da maddî varlıklar haline gelmektedirler. İşte, varlıkların biçim giymeden
âyân-ı sâbite (arketipler) olarak bulundukları durum bir âlem olarak tasavvur
edilip adına "melekût âlemi" denilmiştir. Bu âleme Allah'ın dilediği kulları
bakabilir ve ilme'l-yakîn halindeki imanlarını ayne'l-yakîn haline
getirebilirler; gaybı şehâdete çevirebilirler. Nitekim, Kur'ân-ı Kerim'de,
"İşte böyle, İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyoruz" (6/En'âm,
75) buyurulmakta; müşriklerin bu âleme bakmaları ve ibret almaları, Allah'ın
birliğini görmeleri çağrısında bulunulmakta ve her şeyin melekûtunun Allah'ın
elinde olduğu vurgulanmaktadır.

Öte yandan "melik" kelimesinin hükümdar, yani
devlet başkanı anlamında kullanılması da söz konusudur. İslâm devletlerinin
hükümdarları genellikle "melik" unvânını taşımazlardı. Kur'ân-ı Kerim'de bu
kelime Allah için kullanılmadığı zamanlarda, yabancı ülkelerin hükümdarlarını
ifade etmekteydi. Melik kelimesi, İslâm tarihinde ilk olarak Emevî devletinin
kurucusu Muâviye tarafından kullanılmıştır. Ancak bu kelime, Asr-ı saâdetten
Hulefâ-i râşidîn döneminin sonuna kadar icrâ edilen şeklin dışında, İslâm'a
aykırı bir idareyi zihinlere getirdiği için Muâviye'nin bu "melik" unvânını
alması iyi karşılanmamış ve hatta bazı âlimler tarafından şiddetle kınanmıştır.

İslâmiyet'in ve dolayısıyla Arap dilinin Asya'da
yayılmaya başlamasıyla "melik", Farsça'daki "şah" manasında kullanılır oldu ve
bir hükümdar unvânı olarak, özellikle Türk menşeli hükümdar sülâleleri
tarafından kullanıldı. "Melik" kelimesi, Sâsânî hükümdarları tarafından da
benimsenmişti. Daha sonra Büveyhî hükümdarı Bahâü'd-Devle, kendine Farsça'daki "şahinşah"
manasında "melikül-mülûk" unvânını verdi. "Melik" kelimesi Selçuklularda,
Atabeyliklerde ve Artukoğullarında da uzun süre kullanılmıştır. Osmanlılarda
hükümdar için "melik" unvânının kullanıldığını gösteren kayıtlara
rastlanmamıştır. (6)

Mülk ve milk masdarları, kuvvet mânâsında
müşterektirler. Ancak, mülk, milki de gerektirir; dolayısıyla her melîk
mâliktir; fakat her mâlik her zaman hüküm sahibi, yani melîk değildir. Mülk:
İnsanlar üzerinde emir ve nehiyle tasarruftur, şuurlu varlıklar üzerinde hüküm
ve hükümet etmeye mahsustur. Bundan dolayı, "insanların meliki", fakat "eşyanın
mâliki" denir. 

Beşerî mânâda mülkün değeri, idare olunanlara ve
idarecideki zâtî vasıflara göre büyür veya küçülür. Allah'ın mülküne ise, hiçbir
hükümranlık yaklaşamaz. Zira O, bu hükümranlığa, memleketini (yarattığı tüm
mülkü) ve oradaki insanlar da dâhil bütün varlıkları, yoktan var etmekle hak
sahibidir. Öte yandan, bu hükümranlığın, Kendisinden alınması da söz konusu
değildir. Allah öyle bir Meliktir ki, buyurma, yok etme, öldürme, diriltme,
azaplandırma, mükâfatlandırma gibi işlerde istediği gibi, ne ortağı ne Kendisini
engelleyebilecek olanı olmaksızın, istediği hususta istediği gibi tasarruf eden
gerçek Meliktir. Böylece, anlaşılıyor ki, O hakiki ve mutlak tek Meliktir.
Beşerî hükümdarlar hakkında mülk, mecâzîdir. Allah bu durumu, hasr ifâdesiyle
"lehu'l-mülk; O'nundur mülk" (35/Fâtır, 13), "Ellezî bi yedihi'l-mülk;
hükümranlık elinde olan" (67/Mülk, 1) gibi, birçok âyette bildirmektedir.

Dikkati çeken bir durum da, -bu gerçeğe rağmen-
insanların İlâhî hükümranlığı, kendilerince bilinen hükümdarlık kavramı ile
karıştırmamaları için, Allah'ın mülkünü belirten tâbirlerin mücerred olarak
getirilmemesidir. Bunlar muzâf kılınmak veya tavsif edilmekle, nasıl bir mülk
karşısında bulunulduğu gösterilmiştir: "Mâlik-i yevmi'd-dîn; Din gününün
Mâliki/sahibi (veya Melik'i)" (1/Fâtiha, 4); "el-Melikü'l-Hakk; Hakiki
Hükümdar" (20/Tâhâ, 114; 23/Mü'minûn, 116), "el-Melikü'l-Kuddûs; Her
türlü eksiklikten münezzeh Hükümdar" (59/Haşr, 23; 62/Cum'a, 1);
"Melikü'n-nâs; Bütün insanların hükümdarı"(114/Nâs, 2); "Mâlikü'l-mülk;
Mülkün mutlak sahibi" (3/Âl-i İmrân, 26). Bu son vasfın geçtiği pasajda O,
ancak Ulûhiyetin sahip olabileceği birçok sıfatla (hayat vermek, öldürmek vb.
nitelenmiştir. Bundan ötürü, et-Taberî: "Dünya ve âhiretin mülkü, yalnız
Kendisine âit olan" diye tefsir etmiştir. Melîk ismi, yalnız bir Mekkî âyette,
"Melîk Muktedir" (54/Kamer, 55) terkibiyle gelmiştir. "Tam Kudretle
Güçlü olan Hükümdar" anlamına gelen bu vasıf, özel isim durumundadır.          

Mâlikü'l Mülk:
Mülkün ebedî sahibi: Cenâb-ı Hakk'ın mülk üzerinde hem sahipliği, hem de
hükümdarlığı vardır. Mülkünü  dilediği gibi tasarruf eder ve aynı zamanda onda
geçerli olan yasaları koymak sûretiyle dilediği  gibi hükmetme hakkı da O'na
âittir. Bu hususta hiçbir ortağı, dengi  ve yardımcısı yoktur. Mülk denilince
dünyası ve uhrâsı ile kâinatın tümü  anlaşılır. Bizzat insan da  O'nun kulu
olarak, mülküne dâhildir.

Allah Teâlâ mülkün hem sâhibi, hem hükümdârıdır.
Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Hiçbir kimsenin O'nun bu tasarrufuna
itiraz ve tenkide hakkı yoktur. Dilediğine verir, dilediğinden alır. Mülkünde
hiçbir ortağa ve yardımcıya ihtiyacı yoktur.

"De ki: ‘Ey mülkün sahibi Allah'ım, dilediğine
mülkü verirsin ve dilediğinden mülkü çekip-alırsın, dilediğini aziz kılar,
dilediğini alçaltırsın; hayır Senin elindedir.
Gerçekten Sen, herşeye güç
yetirensin." (3/Âl-i
İmran, 26). Şu an bulunduğunuz yerden
etrafınıza baktığınızda gördüğünüz herşeyin Sahibi vardır. Oturduğunuz koltuk,
Sahibinin var ettiği atomlardan oluşmaktadır. Saksıda duran çiçek, Sahibinin ona
sağladığı imkânlarla (güneş, su vs.) büyümektedir. Pencereden görünen deniz ve
içindeki tüm canlılar Sahipleri dilediği için orada bulunmaktadır....

Ve hatta kendi bedeniniz; o da sizden tamamen
bağımsız olarak sizi var edenin kontrolündedir. Tüm uzuvlarınız, damarlarınız,
sinir sisteminiz, hücrelerinizin her biri Sahibinizin ilminin ve üstün sanatının
eserleridir. Bu sayılanların hiçbiri sizin sahip olmayı düşünüp tasarladığınız,
sonra da var ettiğiniz şeyler değildir.

Siz dünyaya gözünüzü açtığınızda hem kendi
bedeninizdeki kusursuz sistemle, hem de içinde bulunduğunuz dünyayla ve hatta
tüm evrenle karşılaştınız. Ancak bundan önce bunların hiçbirine sahip değildiniz
ve bundan sonra da kendi irâdenizle bunlara sahip olmanız mümkün değildir.
Elbette bu gerçek tüm insanlar için geçerlidir. O halde herşeyin mülkü, onları
Yaratana aittir; yani herşeyin yaratıcısı ve sahibi olan Allah'a...

Bu açık gerçeğe rağmen insan körleşir ve O'nun
varlığını gözardı ederek elindeki herşeyin kendisine âit olduğu zannına kapılır.
Tüm âcizliğine rağmen kendini üstün görme yanılgısı içinde olan insan,
büyüklenir ve inkâra kalkışır. Fakat bu inkâr yalnızca kendisine zarar verir;
çünkü Hz. Mûsâ'nın söylediği gibi; "Eğer siz ve yeryüzündekilerin tümü inkâr
edecek olsanız bile şüphesiz Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, övülmüştür."
(14/İbrâhim, 8)

Suad Yıldırım, bu isim hakkında şunları söyler:
"Mâlikü'l-mülk: "Dünya ve âhiretin mülkü, yalnız Kendisine âit olan"
demektir.Yalnız bir Medenî âyette (3/Âl-i İmrân, 26) geçer. Kur'an; sıfat,
masdar ve fiil şekilleriyle hükümranlığı Allah'a tahsis etmeye büyük önem
vermiştir. Başından sonuna kadar, O'nun bu vasfını hatırlatmıştır. Onun
"Hükümrân" olarak tanıtılmasına bazı felsefî düşünceler bir anlam vermeyebilirse
de, beşerî realitenin başka türlü olduğunu anlatmaya çalışacağız.  

Hükümdar kültü, özellikle eski dünyanın hemen
her tarafında rastlanan bir tezâhürdür. Anlaşılan insanlık, hükümranlıkla
Ulûhiyette birbirinden ayrılmaz iki kavram bulmaktadır. Denebilir ki,
hükümdarlar kendilerini halklarına kabul ettirmek için, bir İlâhî kaynağa
dayanıyor göstermişlerdir. Yahut, hâkim olanların, raiyyelerini kendilerinin
kulları, kendilerini de onların tanrısı gibi görmek istedikleri söylenebilir.
Başka şeyler de düşünülebilir. Şimdi serdedeceğimiz tarihî gerçeklere bakarak,
biz daha çok, birinci ihtimalin, yani insanların tanrılıkla hükümranlığı
ayrılmaz kabul etmelerinin doğru olduğunu kabul ediyoruz.

İnsan, taptığı Tanrının Hükümran olmasını,
hükmünü yürütmesini beklemektedir. Kendisine hükmeden beşerî varlıkların
hükümranlığına, ancak ilâhî bir esasa ve izne dayandıkları düşüncesiyle, tâbi
olmak istemektedir. Eski Mısırlılar nezdinde Firavun, tanrının oğludur. Yaşadığı
sürece, tanrı Horus ile eşit tutularak, tanrı sıfatıyla kendisine tapınılması
gerekirdi. Çinlilere göre Tanrı "Cihan hükümdarı"dır; yerdeki kral, semâvî
Hükümdar'ın temsilcisidir. Kral ancak, bu unvanla halka emretme yetkisini haklı
gösterebilir. "Sümerlerde, hükümdarlık gökten iner", kral, Tanrı Anu'dan
iktidarını alır. İşte bundandır ki, yalnız hükümdar halkı temsilen Onu
çağırabilir, sıradan adamlar değil. Babil ve Asur'daki siyasî rejim, daima bir
teokrasidir. Bütün iktidar bir Tanrıdan veya tanrılardan gelmektedir. Orta Asya
ve kuzey kutup bölgesi kavimlerinde Tanrı, "Han", yani kâinatın Hükümdarıdır.
Moğollarda da böyledir. Fakat Tanrı, âlemi doğrudan doğruya değil; yerdeki
temsilcileriyle, Hanlarla idare eder. Mengü Han, Fransa kralına yolladığı
mektubunda: "Ebedî Tanrının emri böyledir; Gökte bir tek ebedî Tanrı vardır,
yerde de yalnız bir hüküm bulancaıktır: Tanrı'nın oğlu Cengiz Han". Ural Altay
bölgesinde, Tatarlarda Yüce Semâvî Tanrı, "Han" yani Hükümdardır. Brahmanlar,
kralı takdîs ederlerdi. Hindistan'daki Semâvî Tanrı Varuna hükümdardır.
Hükümdar-Tanrı'dır. Zerdüştlükteki tek Tanrı Ahura-Mazda da, "Hükümran
Tanrı"dır. Bazı Afrika topluluklarında kral mukaddes veya ilâhî telâkki edilir.
Yunanistan'da Zeus'da da hükümranlık vasfı vardır, krallar otoritelerini ondan
alırlar. İtalya'da Jupiter, mutlak hükümdar idi. Japonya'da, Mikado güneş
tanrıçasının soyundan gelmedir, hem kral, hem baş râhiptir. İlâhî nesnenin
cisimleşmiş şeklidir. Bir Japon, bütün hallerde Mikado'nun (kralın) irâdesine
itaat etmeye mecburdur. Mikado kültü, halen Japonya'da mevcuttur.

M.Ö. 6. yılda, yahûdiler Filistin'de Galile
(el-Halil) bölgesinde Roma idaresine karşı ayaklanırlar; zira Tanrı, onların tek
Hükümdarıdır. Çünkü yahûdiler, Allah'ı Kral olarak nitelerler. Kezâ yahûdiler,
krallarının Tanrı ve halk tarafından seçilmesi gerektiğine inanırlardı.
İsrail'de kral, ilâhî bir kuvvete sahip olup Yahova tarafından, yahut Yahova'nın
işaretiyle halk tarafından seçilmiştir (Kur'an'da 2/Bakara, 247'de Tâlût'un,
onlara Allah tarafından kral olarak gönderildiği bildirilir). "İmparatora
tapınma (Sezarizm), Roma devletinde bütün din mensuplarının imparatora ve yurda
bağlılıklarını sağlayan bir inanma ve tapınma sistemidir. Sistem, Jül Sezar'ın
ölümünden sonra kurulmuştur. İlk Hıristiyanların işkence görmeleri, bu tapınmaya
katılmamaları yüzünden olmuştur. Hz. İsa, kendisini yahûdilerin kralı olarak
kabul ediyordu. Onu tanrılaştıran hıristiyanlar, kendisini "insanlığın ve
kâinatın hükümdarı" olarak görürler. Çokça, rûhânîleştirilen "Allah'ın
melekûtu", hıristiyanlıkta en önemli yeri işgal eder. Pater duâsında: "Melekûtun
gelsin" denir. Hıristiyanlarda "Semâvî Peder", her şeyden önce Mâlik (Kral)dır.

Dinler tarihçisi M. Eliade, dünyanın hemen her
yerinde, ayrı ayrı toplulukların inandığı Yüce Varlık'ların, neticede unutulup
gölgede kaldığını birçok örneklerle gösterdikten sonra, Ulûhiyette hükümrânlık
kavramı hakkında diyor ki: ‘Bazı semâvî Tanrı'lar, hükümrân Tanrı olarak tecellî
etmek sûretiyle, dinî aktüalitelerini korur veya güçlendirirler, Panteonda,
kendi hâkimiyetlerini korumayı pek iyi başaran Tanrılar, işte onlardır (Jupiter,
Zeus, T'ien). Monoteist inkılâplar da işte onları lehine olarak meydana
gelmiştir: Yahova, Ahura-Mazda gibi'.

Bu dünya turundan sonra, insanın "Hükümran" olan
bir Tanrı'ya ve yalnız Ona kulluk etmek üzere yaratıldığını anlamamak mümkün
değildir. Mutlak ve Gerçek Hükümdarı (el-Melikü'l-Hakk) bulamayınca, uydurduğu
tanrılara bu vasfı verdiği görülmektedir. Bu vasıfla tecellî etmeyen Tanrının da
unutulduğu gerçeğini hatırlayacak olursak, Allah'ın Kendisini hükümranlıkla
nitelemesinin hikmetini anlamamız çok kolay olacaktır." (Suad Yıldırım,
Kur'an'da Ulûhiyet, s. 130-132)

 

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar