Ümmet-i Muhammed.


Ümmet

Ümmet-i Muhammed
 
Millet-i İbrahim'in ne olduğunu
özellikleri ve örnekle­riyle beyan ettikten sonra, "Ümmet-i Muhammed"'in
karekterini  ve özelliklerini izah edebiliriz...
"Ümmet: Bir Peygambere inanıp
bağlanan cemaat, tâ­ife" demektir. Çoğulu: Ümem'dir.[1]
Kaffal:
Ümmet, bir  kısmı, bir kısmına
uyan, aynı şey üze­rinde ittifak eden bir topluluktur, demiştir.[2]
Abdullah b. Abbas (r.anhuma) ve
Katâde (r.a.)'e göre ümmet:
"Tek din üzerinde birleşen
insanlar" demektir.[3]

Abdullah İbn Mes'ud (r.a.):
- Ümmet, hayrı gösterendir,
demiştir.[4]
Ümmet için yapılan çeşitli
tariflerin hepsi bir noktada birleşiyor: Aynı dine ve aynı Peygambere inanan,
akîdesi, hedefi ve usûlü bir olan insan topluluğu!..
Millet-i İbrahim gibi, Ümmet-i
Muhammed de, akîde birliği mânâsına gelir... Hangi renkten, hangi dilden, hangi
ırktan, hangi kavim ve bölgeden olursa olsun, yegâne ön­derimiz Rasulullah
Muhammed (s.a.s.)'e Rabbimiz Allah, tarafından kendisine vahiy yoluyla gelen Hak
Din İslâm'a katıksız iman eden her ferd, Ümmet-i Muhammed'in bir mensubu olup
aynı akîdeyi benimseyenlerle kardeştir...
Bu Tevhidî akîdeye iman eden
muvahhid mü'minler'in hiçbir şeyle şirk koşmadıkları bir tek ilâhları ve
Rabbleri var: Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ.
Onların bir tek önderleri ve
hayat örnekleri var: Rasulullah Muhammed (s.a.s.).
Onların bir tek hayat nizamları
var: İslâm.
Onların bir tek hayat
dusturları var: Kur'ân-ı Kerim.
Ve onlar, bir tek Ümmetin
mensublarıdırlar: Ümmet-i Muhammed.
Onlar, bir tek Millet ve bir
tek ümmettir...
Ebu Said el-Hudri (r.a.)'ın
rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):
"Her kim, Rab olarak
Allah'a, din olarak İslâm'a, Pey­gamber olarak da Muhammed'e razı olursa, o
kimseye cennet vacib olur."[5]

Bu Tevhid akîdesine katıksız
iman eden ümmet, insan­lığın başlangıcında olduğu gibi hak üzere ve iman üzere
tek bir ümmettir... İnsanlık âleminin ilk nüvesi, iman üzere olan tek bir
ümmetti... İlk insan topluluğu, Tevhid milleti­dir... Bu Tevhid üzere, Rabbimiz
Allah'ın dilediği zamana kadar kaldılar, sonra anlaşmazlığa düştüler ve yeni
yeni fikirler ortaya atıp, dosdoğru yoldan saptılar... Hak ve iman üzere
kalanları olduğu gibi, herbirinin başında bir şeytan bulunan, dosdoğru yoldan
sapma demek olan yol­lara sapan insanlar, şirk koşar ve hakka küfreder
oldular... Sapık yolların başında bulunan ve şeytanın kendilerine batılı hak
olarak gösterip iknâ ettiği davetçilerin davetlerine uydular... Böylece sapanlar
ve saptıranlar ortaya çıktı... Bunlar, insanlık âlemini ve yeryüzünü ifsad
ettiler... Ekini ve nesli yok etmeye başladılar...[6] 
İman üzere bir tek üm­met iken, parçalandılar, bölük bölük oldular... İnsanlar
böyle parçalanıp haktan ayrılınca, dosdoğru yoldan sapık yollara sapınca,
Rabbimiz Allah, onları düzeltmek için Rasullerini, hayat dusturu olan Kitablarla
gönderdi...
Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:
"İnsanlar, tek bir ümmetten
başka değildi, sonra an­laşmazlığa düştüler. Eğer Rabbinden geçmiş (verilmiş)
bir söz olmasaydı, anlaşmazlığa düştükleri şey konusunda mutlaka aralarında
hüküm verilmiş olurdu." (Yunus, 10/19)
"İnsanlar, tek bir ümmetti.
Allah, müjdeciler ve uyarı­cılar olarak Peygamberler gönderdi ve beraberlerinde,
insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, arala­rında hüküm vermek
üzere hak Kitablar indirdi. Oysa ken­dilerine karşı olan azgınlık ve
kıskaçlıkları yüzünden an­laşmazlığa düşenler, o (Kitab) verilenlerden başkası
değildir. Böylece Allah, iman edenleri, hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe
kendi izniyle eriştirdi. Allah, kimi dilerse onu doğruya yöneltir." (Bakara,
2/213)  
Rabbimiz Allah dilerse, insan
kullarını bir tek ümmet kılardı, fakat insanın imtihanından dolayı onu, iman
etmek ve şirk koşmak konusunda serbest iradeli kılmıştır... İnsan, doğruyu veya
eğriyi, hakkı veya batılı, Tevhidi veya şirki, imanı veya küfrü seçme konusunda
serbest bırakılmış ve kendisine irade verilmiştir...
Allah, insan kullarının
ihtiyacı olan her türlü imkânı kendilerine vermiş, ayrıca Rasul ve Kitab
göndererek onları, hak, doğru, iyi, hayır ve faydalı şeyler konusunda yeterli
derecede bilgilendirmiş, ondan sonra serbest bırakmıştır... Onlar da, imtihan
gereği iyiyi veya kötüyü, hakkı ya da batılı seçme konusunda iradelerini
kullanma konusunda hürdürler... Dinde hiçbir zorlama yapılmamış, çünkü doğru
eğriden, iyi kötüden, hak batıldan apaçık ayrılmış­tır...[7]
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
"Sizden her biriniz için bir
şeriat ve bir yol-yöntem (minhac) kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek
ümmet kılardı. Ancak (bu,) verdikleriyle sizi denemesi içindir. Artık hayırlarda
yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah'adır. Hak­kında anlaşmazlığa düştüğünüz
şeyleri size haber verecek­tir." (Mâide, 5/48)
Emirü'l-mü'minin İmam Ali b.
Ebi Talib (r.a.) ve Katâde (r.a.)'e göre, buradaki "her biriniz" ifadesinden
maksad, çeşitli dinlerden olan ümmetlerdir. Yani Allah, her dinde olan bir ümmet
için belli bir şeriat ve belli bir yol kıl­mıştır. Tevrat'ın şeriatı başka,
İncil'in şeriatı başka, Kur'ân'ın şeriatı daha başkadır. Allah Teâlâ, bu
şeriatlardan bazılarında helâl kıldığını, diğerlerinde haram kılmış olabi­lir.
Aksini de yapabilir. Tâ ki, itaat edenleri, itaat etmeyen­lerden ayırdetsin ve
tanısın. Ancak Tevhid inancı, Allah Teâlâ ve Peygamberlerle ilgili olan hükümler
tektir. Şeriat­tan şeriata değişmez.[8]

İnsanlar, kendilerine hak
yolunu gösteren Rasuller et­rafında Tevhid akîdesi üzerinde bir araya gelip bir
ümmet oldukları gibi, bunun dışında herhangi bir ideoloji, bir fel­sefe,
dünyalık herhangi bir menfaat etrafında bir araya gelip bir ümmet
oluşturabilirler... Hak üzere olan muvahhid mü'minler bir ümmet, batıl üzere
olan müşrik­ler ve kâfirler bir ümmettir... Dünya malı menfaatı üzerine bir
araya gelen sömürü düzeninin müstekbir zalim tağutları da, batıl üzere bir ümmet
oluşturmuşlardır... Ortak menfaata inanan dünyanın süper güçleri, kendileri­nin
dışındaki mustaz'af halkları aralarında paylaşmış ve herbiri payına düşen
bölgeyi sömürmektedir... Bu dünyaperestler de bir ümmettirler...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
"Eğer insanlar, (Allah'a
karşı isyanda birleşip) tek bir ümmet olacak olmasaydı, Rahmân'ı (Allah'ı) inkâr
edenle­rin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerinde çıkıp yüksele­cekleri
merdivenler yapardık.
Evlerine kapılar ve üzerinde
yaslanıp dayanacakları koltuklar.
Ve (daha nice) çekici süsler
(de verirdik). Bütün bunlar, yalnızca dünya hayatının metaıdır. Ahirette ise,
Rabbinin katında müttakiler içindir." (Zuhruf, 43/33-35)
İmam Taberî (r.a.) bu ayetlerin
tefsirinde şunları beyan etmektedir:
"Eğer insanlar, tek bir ümmet
hâline gelmeyecek olsa­lardı." ifadesinden maksad, Abdullah b. Abbas, Hasan
el-Basrî, Katâde ve Süddî'ye göre, insanların, inkârcılıkta birle­şerek tek
ümmet hâline gelmeleridir. Yani, Allah Teâlâ, inkârcıları dünyada zengin
kılarsa, diğer insanlar onlara özenerek inkâra düşerler. Böylece inkârcı tek bir
ümmet hâline gelmiş olurlar. İşte Allah, bu sebeble bütün inkârcıları zengin
kılmaz.
Yoksa onların bir kısmına mal
vermesi, müşriklerin zannettikleri gibi, onları sevdiklerinden dolayı değildir.
İbn Zeyd'e göre ise, bu
ifadeden maksad, "Şayet insan­lar, ahireti bırakıp sadece dünyayı isteyen ümmet
hâline gelmeyecek olsalardı" demektir. Yani, Allah, dünyaya her düşkün olanı
zengin kılacak olsaydı bütün insanlar, dün­yayı ahirete tercih eden kimseler
hâline gelirlerdi."[9]
Yegâne Rabbimiz Allah,
Rasulullah Muhammed (s.a.s.)'in Ümmeti'nin insanlar için çıkarılmış en hayırlı
ümmet olduğunu beyan ile şöyle buyurur:
"Siz, insanlar için
çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz. Ma'ruf (iyi ve İslâm'a uygun) olanı emreder,
münker olanlardan sakındırır ve Allah'a iman edersiniz." (Âl-i
İmrân, 3/110)
Allah'a, şeksiz ve şüphesiz
iman eden Ümmet-i Mu­hammed'in en belirgin özelliği, Ma'ruf olanı emretmek ve
münker olanlardan sakındırmak sûretiyle yeryüzündeki insanlar arasında barışı ve
huzuru sağlamaktır... Ümmetlerin en sonuncusu, en hayırlısı ve Allah'a karşı en
şereflisi olan bu ümmetin varlığı, insanlık âlemi için bir rahmet ve merhamet
vesilesidir... Onun varlığı ve yeryüzüne İslâm'ı egemen kılması ile insanlık
âlemi huzura ve saadete kavu­şur... Savaşlar barışa, zulümler adalete,
düşmanlıklar dostluğa, sıkıntılar ferahlığa, kederler neşeye, bunalımlar huzura
ve kinler sevgiye dönüşür...
Behz b. Hakim'in dedesinden
rivayet edilmiştir:
"Siz, insanlar için
çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz." (Âl-i imrân, 3/110) ayeti
hakkında Rasulullah (s.a.s.)  şöyle buyurdu:
"Siz, ümmetlerden yetmişi
tamamlıyorsunuz. Siz, on­ların en hayırlısı ve Allah'a karşı en şereflisiniz."[10]
Süleyman b. Büreyde'nin babası
Büreyde b. Husayb (r.a.)'dan:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu:
"Cennet ehli yüz yirmi
saftır. Seksen (saf) bu ümmetten, kırk saf da diğer ümmetlerden oluşur."[11]
Enes b. Malik (r.a.)'dan:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurur:
"Şüphesiz bu ümmet (Allah
tarafından) rahmete mazhar olmuştur. Azabı da, kendi elleriyledir. Sonra
kıya­met günü olunca müslümanlardan her kişiye, müşrikler­den bir kişi verilecek
ve:
- Bu, senin ateşten
(kurtuluş) fidyendir, denilecektir."[12]
Rabbimiz Allah (Azze ve Celle)
ve yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.), bu merhamet olunmuş ve hayırlı ümmeti
böyle beyan buyururlar... Bu ümmetin, diğer üm­metlere üstün kılınma sebeblerini
de beyan buyurmuştur Rasulullah (s.a.s.)....
Ebu Umâme (r.a.)'nın
rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):
"Allah beni, Peygamberlerden
–veya, Ümmetimi sair ümmetlerden- üstün kıldı ve bize ganimetleri helâl kıldı."[13]

Huzeyfe (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu.
"Biz, (sair) insanlar
üzerine üç şey ile üstün kılındık:
Saflarımız, meleklerin
safları gibi yapıldı.
Yeryüzünün her tarafı bizim
için mescid sayıldı.
Su bulamadığımız zaman,
toprak da bize temizleyici bir vasıta kılındı."[14]
Kadın olsun, erkek olsun bu
ümmetin mensubları olan muvahhid mü'minler, yeryüzünün varisleri ve yeryüzünde
Allah Teâlâ'nın şahidleridirler...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
"Biz ise, yeryüzünde güçten
düşürülenlere (mustaz'aflara) lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve
mirasçılar kılmak istiyoruz.
Ve (istiyoruz ki) onları,
yeryüzünde iktidar sahibleri olarak yerleşik kılalım. Fir'avn'a, Haman'a ve
askerlerine, onlardan sakındıkları şeyi gösterelim." (Kasas,
28/5-6)
"Allah, içinizden iman
edenlere ve salih amelde bulu­nanlara va'detmiştir: Hiç şübhesiz onlardan
öncekileri nasıl güç ve iktidar sahibi kıldıysa, onları da yeryüzünde güç ve
iktidar sahibi kılacak, kendileri için sevip beğendiği dinlerini kendilerine
yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korku­larından sonra güvenliğe
çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiçbir şeyi ortak
koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fasıktır.
Dosdoğru olarak namazı
kılın, zekatı verin ve Rasul'e itaat edin. Umulur ki, rahmete kavuşturulmuş
olursunuz." (Nur, 24/55-56)
"(Musa:) ‘Umulur ki,
Rabbiniz, düşmanınızı helâk ede­cek ve sizleri yeryüzünde halifeler (egemenler)
kılacak. Böylece nasıl davranacağınızı gözleyecek' dedi" (A'râf,
7/129)
Enes b. Malik (r.a.) ‘dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu:
"Sizler, yeryüzünde Allah'ın
şahidlerisiniz."[15]
Her zaman hayır üzere olan ve
hayra çağıran en ha­yırlı ümmet, iyiliklerin bütün dünyaya yayılmasını ve egemen
olmasını arzu ederken, bütün kötülüklerin, zu­lümlerin, baskıların, sömürünün,
fitne ve fesadın da yeyüzünden kaldırılması mücahedesini kendisine esas va­zife
edinmiş-tir...
Yegâne Rabbi Allah, bu ümmeti,
böylece bir hayırlı va­zife ile vazifelendirmiştir:
"Sizden, hayra çağıran,
iyiliği (ma'rufu) emreden, kö­tülükten (münkerden) sakındıran bir ümmet
(topluluk) bulunsun. Kurtuluşa erenler, işte bunlardır." (Âl-i İmrân, 3/104)[16]
Aynı akîdeyi taşıyan ve
Millet-i İbrahim'in mensubları olan önceki ümmetler de, aynı hayırlı vazife ile
vazifeli kılınmışlardır... Aynı milletten, yani aynı dinden oldukları için bütün
Tevhidî ümmetlerin vazifesi, şirkin, küfrün ve istikbarın yok edilmesini,
Tevhidin, imanın ve adaletin ege­menliğini sağlamaktır... Böylece insanlık
âlemi, kula kul olmaktan kurtulup Allah'a kul olacaktır... Savaşlar bitip barış
ortamı oluşacaktır... Kötülükler yok olup, iyilikler topluma hakim olacaktır...
Çünkü ümmet, insanlara hayrı öğreten, onları hayra davet eden ve hayır üzere
olmalarını sağlayandır...
Malik (r.a.) anlatıyor:
Bana ulaştığına göre, Abdullah
İbn Mes'ud (r.a.) şöyle demiştir:
- Allah, Muaz'a rahmet eylesin.
O, başlı başına bir ümmetti, Allah'a itaatkâr biriydi. 
Ona:
- Abdurrahman'ın babası! Aziz
ve Celîl olan Allah, İb­rahim (a.s.)'dan böyle bahsetmiştir. (Sen bunu, Muaz
hakkında nasıl söylersin?), demeleri üzerine,
İbn Mes'ud şöyle demiş:
- Ümmet, insanlara hayrı
öğreten kimse demektir. Allah'a itaatkâr (Kanit) ise, itaat eden kimse demektir.[17]
Rabbimiz Allah, Ümmet-i
Muhammed'den önceki Mil­let-i İbrahim'den olan bütün ümmetlerin de vazifesinin
de hayra davet etmek, hayrı öğretip, hayra yönlendirmek olduğunu beyan buyurur:
"Musa'nın kavminde hakka
ileten ve onunla adalet ya­pan bir ümmet (topluluk) vardır."
(A'râf, 7/159)
"Yarattıklarımızdan, hakka
yöneltip, ileten ve onunla adaleti kılan (uygulayan) bir ümmet vardır."
(A'râf, 7/181)
 "Onların hepsi bir
değildir. Kitab Ehli'nden bir topluluk (ümmet) vardır ki, gece vaktinde ayakta
durup Allah'ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar.
Bunlar, Allah'a ve ahiret
gününe iman eder, Ma'ruf (iyi) olanı emreder, Münker (kötü) olandan sakındırır
ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar, salih olanlardır.
Onlar, hayırdan her ne
yaparlarsa, elbette ondan yok­sun bırakılmazlar. Allah, muttakîleri bilendir."
(Âl-i İmrân, 3/113-115)
İbn Abbas (r.anhuma) ve Mukatil
dediler ki:
- Abdullah b. Selâm, Sa'lebe b.
Sa'ye, Üseyd b. Sa'ye, Es'ad b. Ubeyd ve Yahudîlerden müslüman olanlar İslâm'a
girince, Yahudî hahamları demişlerdir ki:     
- Muhammed'e ancak bizim
şerlilerimiz iman etmiştir. Eğer onlar, bizim hayırlılarımızdan olsaydılar,
elbette ata­larının dinini terk etmezlerdi.
Sonra onlara dediler ki:
- Dininizi, başka bir dinle
değiştirdiğiniz zaman ger­çekten zarar ettiniz.
Allah Teâlâ da, bu ayeti
indirdi.[18]
İmam İbn Kesir (r.a.),
tefsirinde bu ayetler için şu beyanda bulunuyor:
"Buna göre ayet şöyle
anlaşılmalıdır:
Daha önce zemmedilen Ehl-i
Kitab ile iman eden bunlar elbette aynı değildirler. Bunun için Allah: "Hepsi
bir değil­dir." Hepsi aynı seviyede değildirler. Bilakis onlardan iman edenler
ve günahkârlar vardır, buyuruyor.
Ehl-i Kitab'dan Allah'ın emrini
yerine getiren, Allah'ın şeriatına itaat eden, Allah'ın Peygamberine uyan ve
doğru yolda olanlar vardır. Onlar, secdeye vararak, geceleri Al­lah'ın
ayetlerini okurlar, ibadet ederler, fazlasıyla teheccüd namazı kılarlar,
namazlarında Kur'ân okurlar. Bu toplu­luk, Allah'a  ve ahiret gününe inanırlar,
iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirirler. Hayırlara koşuşurlar. İşte onlar,
salihlerdendir."[19]
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
"Gerçek şu ki, İbrahim (tek
başına) bir ümmetti. Al­lah'a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhiddi ve o,
müşriklerden değildi.
O'nun nimetlerine
şükrediciydi. (Allah,) onu seçti ve doğru yola iletti.
Ve Biz, ona dünyada bir
güzellik verdik. Şübhesiz o, ahirette de salih olanlardandır." (Nahl,
16/120-122) 
Milletin babası Halilullah
İbrahim (a.s.), en iyi haslet­leri üzerinde toplayan, muvahhid mü'minler için
önder ve örnek bir şahsiyetti. Yegâne Rabbi Allah'ın bütün emirlerini yerine
getiren, O'na teslim olmuş ve O'na tam itaat eden bir muvahhid idi. O, asla
müşriklerden olmadı ve bütün batıl anlayışları terk ederek, Allah'ı nimetlerine
şükreden bir mü'min müslüman olarak Rabbi Allah'a teslim olduğundan dolayı
övülüyordu…
"Ümmet: Pek çok hayrı şahsında
toplayan adam de­mektir."[20]

Rabbimiz Allah, dost edindiği
İbrahim (a.s.)'ı imtihan etti… İmtihanda başarılı olan İbrahim (a.s.)'ı
insanlara imam, yani örnek bir önder yapan Allah Teâlâ, bu makama ancak
salihlerin ve adil olanların hak kazandığını beyan buyurur:
"Hani İbrahim'i birtakım
kelimelerle denemişti. O da, (istenenleri) tam olarak yerine getirmişti. (O
zaman Allah, İbrahim'e:) ‘Seni şübhesiz insanlara imam kılacağım' dedi.
(İbrahim:) ‘Ya soyumdan olanlar?' deyince (Allah:) ‘Zalim­ler, benim ahdime
erişemez' dedi." (Bakara, 2/124)
Rabbimiz Allah, yaratılış
gayelerine uygun hareket edip, ırk, renk, kavim, aşiret, kabile, dil ve bölge
farkı gözetmeksizin mü'min oldukları için kardeş olup ümmeti teşkil eden, ayrı
milletten olan sadık kullarına şöyle hitab eder:
"Gerçekten sizin bu
ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, öyleyse bana ibadet edin."
(Enbiya, 21/92) 
Bu ayet hakkında, İbn Abbas
(r.anhuma), Mücahid (rh.a.), Said İbn Cübeyr (rh.a.), Katâde (rh.a.) ve
Abdurrahman İbn Zeyd İbn Eslem (rh.a.):
- Sizin dininiz, bir tek
dindir, demişlerdir.
İmam Hasan el-Basrî (rh.a.)
ise:
- Allah Teâlâ onlara,
sakınacaklarını ve yapacaklarını beyan buyurmuş, sonra da:
"Gerçek, bu sizin ümmetiniz
bir tek ümmettir." Sizin yolunuz, bir tek yoldur, buyurmuştur, demiştir.[21]
İmam İbn Cerîr et-Taberî
(rh.a.), bu ayetin tefsirinde şöyle der:
"Allah Teâlâ, ‘Peygamberler
Sûresi' anlamına gelen En­biya Sûresi'nde, Peygamberleri özet olarak
zikrettikten sonra, hak dinin tek bir din olduğunu, onu tebliğ eden
Pey­gamberlerin ise, zamana ve yere göre farklı kavimlerin arasından
çıktıklarını, bunun ise hak dinin tek bir din ol­masına engel olmadığını beyan
ederek buyuruyor ki:
İşte sizin dininiz, tek bir
dindir. Rabbiniz de Benim. O hâlde Bana kulluk edin. Benim dışımdaki varlıklara
tapmayı bırakın!"[22]
Dünya hayatında her akîdeye
mensub insan grupları, öbek öbek önderlerinin etrafında bir araya geldikleri
gibi, ahirette de imamlarıyla küme küme bir araya gelirler… Millet-i İbrahim'in
mensubları olan muvahhid mü'minler, Peygamberlerinin ardına düştükleri gibi,
küfür ve şirk mil­letinin mensubları da kendilerini cehenneme götürecek
li­derlerinin peşine düşerler… insan, dünyada da, ahirette de, aynı inancı ve
aynı usûlü paylaştığı, kendisini sevdiği ile beraberdir…
Abdullah b. Mes'ud (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurur:
"Kişi sevdiği ile
beraberdir."[23]

Ebu Hureyre (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurur:
"Kişi, dostunun dini
üzeredir. Bu yüzden biriniz, dost edindiği kişiye dikkat etsin!"[24]
Kişi, dünyada kimi dost
edinmiş, kiminle aynı akîdeyi ve aynı usûlü paylaşmış, aynı gaye uğrunda beraber
olmuş ise, ahirette de onunla beraberdir… İsterse hak üzere, isterse batıl üzere
olsun, kimleri sevmiş ve onlarla aynı inancı benimsemiş ise, onlarla birlikte
haşrolunacaktır…
Bundan dolayı Rabbimiz Allah:
"Ey iman edenler, Allah'dan
sakının ve sadıklarla bir­likte olun." buyurur. (Tevbe,
9/119)
Bundan dolayı, Ebu Said
el-Hudrî (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.):
"Yalnız mü'minle arkadaş ol
ve ekmeğini (yemeğini) ancak takvalı kişi yesin!" buyurur.[25] 

Bundan dolayı muvahhid
mü'minler, milletinin atası Halilullah İbrahim (a.s.) gibi:
"Rabbim, bana hüküm (ve
hikmet) bağışla ve beni salih olanlara kat." (Şuara,
26/83) diye dua eder ve Rabbleri Allah'dan bunu dilerler…
Rabbimiz Allah'ın, muvahhid
mü'min kullarının ken­dileriyle bulunmasını ve beraber olunmasını emrettiği
sadıklar, Allah'a ve Rasulüne katıksız iman edip, imanlarında hiçbir şübheye
düşmeden, mallarıyla, canlarıyla Allah yo­lunda cihad edenlerdir[26]… 

Halilullah İbrahim (a.s.),
Salihlerden idi...[27]
Salih olan­lar, İbrahim (a.s.)'ın milletinden olan muvahhid mü'minlerdir… Onlar,
iman edip salih ameller işleyerek, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye ederek
kurtulmuş kullar­dan olanlardır...[28]
Salih kullar için Rabbimiz
Allah şöyle buyurur:
"İman edip salih amellerde
bulunanlar ise, cennet hal­kıdırlar, orada süresiz kalacaklardır."
(Bakara, 2/82)
Rabbimiz Allah insan kullarını,
dünya hayatlarındaki önderleriyle davet buyurur… Onlar, dünya hayatında kimi
imam olarak seçmiş ve kimin peşine takılıp izinden gitmiş ise, onunla beraber
çağrılırlar… Onun milletinden olarak değerlendirilirler… Millet-i İbrahim'den
olanlar, hangi pey­gamberin ümmetinden ise, O peygamberin ardına düşerek bu
davete icabet ederler… Millet-i Nemrud'un mensubları ise, dünyada kendilerine
tabi olup emirlerince yaşayan li­derleri Nemrud, Fir'avn, Ebu Cehil ve
benzerlerinin peşine takılıp çağrıya icabet ederler…
Şöyle buyuruyor Rabbimiz Allah:
"Her insan grubunu
imamlarıyla çağıracağımız gün, artık kimin kitabı sağ eline verilirse, onlar
kitablarını okuyacaklar ve onlar, bir hurma çekirdeğindeki iplikcik kadar bile
haksızlığa uğratılmazlar.
Kim bunda (dünyada) kör ise,
o, ahirette de kördür ve yol bakımından daha şaşkın bir sapıktır." (İsra,
17/71-72)
"Biz, onları ateşe çağıran
imamlar kıldık, kıyamet günü yardım görmezler." (Kasas, 28/41)
"O (Fir'avn), kıyamet günü
kavminin önderliğine ge­çer, böylece onları ateşe götürmüş olur. Sonunda
vardıkları yer, ne kötü bir yerdir." (Hud, 11/98)
Abdullah İbn Ömer (r.anhuma)
şöyle demiştir:
- Kıyamet gününde insanlar,
küme küme olurlar. Her ümmet, kendi Peygamberlerinin ardına düşer.[29]

Abdullah İbn Mes'ud (r.a.)
anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), bana
hitaben:
"Bana Kur'ân oku!" diye
emretti.
Ben de O'na:
- Kur'ân senin üzerine
indirildiği hâlde, ben onu, sana  mı okuyacağım? dedim.
Rasulullah:
"Şübhesiz ben Kur'ân'ı
kendimden başkasından işit­meyi severim." buyurdu.
Ben de kendisine, en-Nisa
Sûresi'ni okumaya başladım.
"Her ümmetten bir şahid
getirdiğimiz ve onların üze­rine seni şahid olarak getirdiğimiz zaman nasıl
olacak?" (Nisa, 4/41) ayetine ulaştığımda Rasulullah, bana:
"Okumayı tut (yani durdur)!"
buyurdu.
O sırada gördüm ki,
Rasulullah'ın iki gözü yaş dökü­yordu.[30]
İlim adamlarımız derler ki:
Peygamber (s.a.s.)'in ağlaması,
bu ayet-i kerimenin ih­tiva ettiği dehşetli başlangıç ve işin ağırlığı
dolayısıyladır. Zirâ Peygamberler, ümmetlerine karşı doğrulayıp,
yalanla­dıklarına dair şahidler olarak getirileceklerdir.
Hz. Peygamber de kıyamet
gününde bir şahid olarak getirilecektir.
Yüce Allah'ın: "Bunlar" buyruğu
ile de, hem Kureyş kâfirlerine, hem diğer kâfirlere işaret vardır. Özellikle
Kureyş kâfirlerinin anılmasının sebebi, azabın bu Kureyş kâfirleri üzerinde
diğerlerine göre daha ağır olacağından dolayıdır. Çünkü onlar, mucizeleri ve
Allah'ın, O'nun elleri vasıtasıyla ortaya çıkardığı harikûlâde hâlleri görmekle
birlikte inad ettiler."[31]
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
"Her ümmetten bir şahid
göndereceğimiz gün, (artık ondan) ne inkâr edenlere (özür dilemeleri için) izin
verilecek, ne (Allah'dan) hoşnudluk dilekleri kabul edilecek." (Nahl, 16/84) 

Millet-i İbrahim'den en son
ümmet olan Ümmet-i Mu­hammed, bütün insanlık âlemini Tevhid'e davet etmektedir…
Kitablı olsun, Kitabsız olsun bütün gayr-ı müslimlere, birbirlerini rabler veya
kullar edinmekten vazgeçip hep be­raber Âlemlerin Rabbi Allah'a kul olmak
tebliğini yapıp, kullara kul olmaktan kurtulup iman etmeye davet etmek­tedirler…
Bu ilâhî vazife, Rabbimiz Allah
tarafından verilmiştir:
"De ki: ‘Ey Kitab Ehli,
bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (Tevhid'e) gelin, Allah'dan
başkasına kulluk etmeyelim. O'na, hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı
bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı rabler edinmeyelim.' Eğer yine yüz
çevirirlerse, deyin ki: ‘Şahid olun, biz gerçekten müslümanlarız." (Âl-i
İmrân, 3/64) 
Yegâne önderimiz Rasulullah
(s.a.s.), Kitablı veya Kitabsız gayr-ı müslimlerin devlet başkanlarına göndermiş
olduğu davet mektublarına bu ayet-i kerimeyi yazdırırdı…
Örnek olarak, Bizans İmparatoru
Hırakl'e gönderdiği mektubu analım… Olayı, mektub vesilesiyle Hırakl ile konuşan
Ebu Süfyan anlatıyor…
Ebu Süfyan dedi ki:
- Bundan sonra Hırakl,
Rasulullah'ın mektubunu istedi ve onu okudu. Mektubun içinde şunlar yazılmıştı:

"Bismillahi'r-rahmânir'r-rahîm.
Allah'ın Rasulü
Muhammed'den, Ru'mun büyüğü Hırakl'e...
Hidayet yoluna uyanlara
selâm olsun!
Bundan sonra:
Ben seni, İslâm davetine,
yani müslümanlığa davet edi­yorum. İslâm'a gir ki, selâmette bulunasın. Müslüman
ol ki Allah, senin ecrini iki kat versin! Şayet yüz çevirirsen, ırgatların,
çiftçilerin vebâli de muhakkak senin üzerine olur!
"Ey Ehli Kitab, bizimle
sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (Tevhid'e) gelin…" (Âl-i İmrân,
3/64)
Hırakl, mektubun okumasını
bitirdikten sonra yanında sesler yükseldi ve gürültü çoğaldı. Bizim dışarıya
çıkarılmamız emredildi, biz de dışarıya çıkarıldık.[32]

Merhamet olunmuş ümmet olan
Ümmet-i Muham­med'in mensubları olan muvahhid mü'minlerin vasıflarını beyan
buyuran Rabbimiz Allah, ümmeti oluşturanları şöyle açıklıyor:
"Gerçek şu ki, iman edenler,
hicret edenler ve Allah yo­lunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler ile
(hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte birbirlerinin velisi
olanlar bunlardır. İman edip hicret etmeyenler, onlar hicret edinceye kadar,
sizin onlara hiçbir şeyle velayetiniz yoktur. Amma din konusunda sizden yardım
isterlerse, yardım, üzerinizde bir yükümlülüktür. Ancak sizlerle onlar arasında
anlaşma bulunan bir topluluğun aleyhinde değil. Allah, yaptıklarınızı görendir.
İnkâr edenler, birbirlerinin
velileridirler. Eğer siz, bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost
olmazsanız), yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk, (fesad) olur.
İman edenler, hicret edenler
ve Allah yolunda cihad edenler ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım
edenler, işte gerçek mü'min olanlar bunlardır. Onlar için bir bağış­lanma ve
üstün bir rızık vardır.
Bundan sonra iman edip
hicret edenler ve sizinle bir­likte cihad edenler, işte onlar, sizdendir.
Akrabalar Allah'ın kitabı'na göre, birbirine (mirasta) önceliklidir. Doğrusu
Allah, her şeyi bilendir." (Enfâl, 8/72-75)
Rabbimiz Allah'ın emredip razı
olduğu ve Rasulullah (s.a.s.)'in yapıp gösterdiği şekilde katıksız iman ederek,
imanlarının gereği olan salih ameli işleyen muvahhid mü'minler, yeryüzünde
Allah'a kul olmalarını engelleyen her güç ile malları ve canlarıyla mücahede
ederler… Bulun­dukları bölgelerde, onların Allah'a kul olmasını engelleyip
kendilerine kul olmalarını isteyen tağutlarla gerekli müca­dele ve mücahede de
güçsüz ve çâresiz kalan muvahhid mü'minler, Allah'a karşı kulluk vazifesini
yapacak başka bölgelere hicret ederler… Müşrik tağutların egemen olduğu,
muvahhid mü'minlere her türlü işkencenin yapıldığı ve bir "Daru'ş-Şirk" hâline
getirilen Mekke'den, hicret yurdu olan Yesrib'e (Medine'ye) yapılan hicret
gibi!..
Mü'min müslümanların vatanı,
üstünde yaratılış ga­yelerine uygun, yani, yalnızca Rabbleri Allah'a ibadet
ede­rek yaşadıkları ve imanlarının gereği olan bir hayat anlayışı ile ömürlerini
geçirdikleri yerdir… Allah'ın razı olduğu fiil­lerin işlendiği ve Allah'ın razı
olmadığı fiillerin yasaklandığı, yapmak isteyenlerin engellendiği yer, muvahhid
mü'minler, Rabbleri Allah'a karşı olan kulluk vazifelerini gereği gibi yaparken
hiçbir engelle karşılaşmazlar… Allah ve Rasulü (s.a.s.)'e tam itaat edilen ve
Kitab ve Sünnet'in beyan ettiği helâl-haram sınırlarına riâyet edilip
çiğnenme­yen yer, İslâm ülkesidir!..
Rabbimiz Allah, Ümmet-i
Muhammed'in değişmez va­sıflarını beyanla şöyle buyurur:
"O Rahmân (olan Allah)ın
kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller kendileriyle
muhatab oldukları zaman, ‘selâm' derler.
Onlar, Rablerine secde
ederek ve kıyam durarak gece­lerler.
Onlar: ‘Rabbimiz, cehennem
azabını bizden geri çevir. Gerçekten onun azabı, ödenmesi kaçınılmaz bir borç
(veya sürekli bir acıdır)' derler.
‘Şübhesiz o, ne kötü bir
karargâh ve ne kötü bir ko­naklama yeridir.'
Onlar harcadıkları zaman, ne
israf ederler, ne kısarlar, (harcamaları) ikisi arasında orta bir yoldur.
Ve onlar, Allah ile beraber
başka bir ilâha tapmazlar. Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler
ve zinâ etmezler. Kim bunları yaparsa, ağır bir ceza ile karşılaşır.
Kıyamet günü, azab ona kat
kat arttırılır ve içinde aşa­ğılanmış olarak temelli kalır.
Ancak tevbe eden, iman eden
ve salih amellerde bulu­nup davranan başka. İşte onların günahlarını Allah,
iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.
Kim tevbe eder ve salih
amellerde bulunursa, gerçekten o, tevbesi (ve kendisi) kabul edilmiş olarak
Allah'a döner.
Ki onlar, yalan şahidlikte
bulunmayanlar, boş ve ya­rarsız sözle karşılaştıkları zaman onurlu olarak
geçenlerdir.
Onlar, kendilerine
Rablerinin ayetleri hatırlatıldığı za­man, onun üstünde sağır ve körler olarak
kapanıp kalmayanlardır.
Ve onlar: ‘Rabbimiz, bize,
eşlerimizden ve soyumuzdan göz aydınlığı olacak (çocuklar) armağan et ve bizi,
takva sahiblerine imam (önder) kıl' diyenlerdir.
İşte onlar, sabretmelerine
karşılık (cennetin en güzel yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orada esenlik
dileği ve selâmla karşılaşırlar.
Orada ebedî olarak
kalıcıdırlar. O, ne güzel bir karargâh ve ne güzel bir konaklama yeridir."
(Furkan, 25/63-77)
Rabbimiz Allah, yalnız
kendisine kul olan ve kulluk vazifelerini bütün imkânlarını kullanarak yerine
getirmeye çalışan Ümmet-i Muhammed'in mü'min müslüman ferdlerini böyle beyan
buyuruyor… Ümmetin değişmez karakterinin beyan buyrulduğu bu ayet-i kerimelerin
birer birer okunup, üzerlerinde uzun uzun düşünülüp konuşul­ması gerekir… Bu
konuda değerli müfessir ulemânın gö­rüşlerine müracaat edilmesi, araştırılması
ve bu beyanların günümüze göre tekrar görüşülmesi, konunun çok iyi anlaşılmasına
yardımcı olur… Böyle ciddî bir çalışmayı başarabilenler, Ümmet-i Muhammed'i
tanıma imkânına sahib olurlar…
Yegâne önderimiz ve hayat
örneğimiz Rasulullah (s.a.s.), ümmetini nasıl anlatmış olduğuna dair hadis-i
şeriflerden birkaç tanesini zikretmek, ümmetin değişmez ka­rakterini anlamaya
kâfî gelir kanaatindeyiz!..
1) Ebu Hüreyre
(r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurur:
"Bizler, en sonra
gelmişleriz (son ümmetiz), kıyamet gününde en başa geçecek onlardır. Ancak her
ümmete bizden önce Kitab verildi. Bize de, onlardan sonra Kitab ve­rildi."[33]   

2) İbn Abbas
(r.anhuma)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu:
"Bana:
- İşte bunlar, senin
ümmetindir. Bunların beraberinde yetmişbin kişi vardır ki, bunlar, hesaba
çekilmeksizin cennete girecekler, denildi."[34]
3) Muhammed b. İshak
(rh.a.) dedi ki:
Rasulullah (s.a.s.),
Muhacirlerle Ensar arasında birleş­tirici bir akid olmak üzere bir belge
düzenledi.
Şöyle dedi:

"Bismillahi'r-rahmâni'r-rahîm.
Bu, Peygamber Muhammed
(s.a.s.)'den, Kureyşli ve Me­dineli mü'min ve müslümanlarla, onlara tabi olup
onlara katılanlar ve onlarla birlikte cihad edenler arasında bir andlaşmadır.
Onlar, insanlardan ayrı
olarak bir tek ümmettir­ler..."[35] 

4) Enes (rh.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurur:
"Ümmetimin misali, yağmur
misalidir ki, evveli mi daha hayırlıdır, yoksa sonu mu bilinmez!"[36] 

5) İbn Ömer
(r.anhuma)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu:
"Allah, benim ümmetimi
dalâlette (sapıklıkta) bir araya getirmeyecektir ve Allah'ın (yardım) eli,
cemaatın üzerinde­dir. Her kim (kavlen veya fiilen veya itikaden) ayrılırsa,
şübhesiz cehenneme ayrılır."[37]

6) Ebu Malik el-Eş'arî
(r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu:
"Gerçekten Aziz ve Celîl
olan Allah sizi (şu) üç hasletten korudu:
Peygamberinizin, sizin
aleyhinizde dua ederek hepini­zin birden helâk olmasından.
Ehl-i batılın, ehl-i hakka
üstün gelmesinden.
Müslümanların sapıklık
üzerine toplanmasından."[38]
İman üzere ve İslâm üzere bir
araya gelen ümmetten ayrılan, cehenneme ayrılır… Bu ayrılık, haktan sonra batıla
ayrılıştır… Bu ayrılış Tevhid'den sonra şirke, İslâm'dan sonra cahiliyyeye
ayrılıştır… Bu ayrılış irtidad olup bede­vîleşmektir…
Abdullah İbn Mes'ud (r.a.)
şöyle der:
- Bilerek faiz yiyen (alan),
yediren (veren) ve onu ya­zan, güzellik için dövme yapan ve yaptıran, zekat
verme­yen ve hicretten sonra mürted olarak çölde yaşayan (bede­vîleşen), kıyamet
gününde Rasulullah'ın lisanından lânetlenecektir.[39]  

Emirü'l-mü'minin İmam Ali
(r.a.)'a göre büyük gü­nahlar yedi tanedir.
Bunlar da:
Allah'a ortak koşmak,
Allah'ın öldürülmesini haram
kıldığı bir insanı öldür­mek.
Namuslu bir kadına zinâ
iftirasında bulunmak.
Yetim malı yemek.
Faiz yemek.
Savaştan kaçmak.
Hicret ettikten sonra, tekrar
bedevîliğe dönmek.[40]
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
"Bedevîler, inkâr ve nifak
bakımından daha şiddetlidir. Allah'ın, Rasulüne indirdiği sınırları bilmemeye de
onlar daha yatkın ve elverişlidir. Allah, bilendir, hüküm ve hik­met sahibidir."
(Tevbe, 9/97)
"Şübhesiz kendilerine
hidayet açıkça belli olduktan sonra gerisin geri (küfre) dönenleri,
şeytan kışkırtmış ve u-zun emellere kaptırmıştır." (Muhammed, 47/25)[41]
 

 

[1]
Ferit Develioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, Ank.1986, Sh.1356.

[2]
Fahruddin, er-Râzî, A.g.e., C.5, Sh.59.

[3]
et-Taberî, A.g.e., C.1, Sh.519.

[4]
İbn Kesir, A.g.e., C.9, Sh.4590.

[5]
Sahih-i Müslim, Kitabu'l-İmare, B.31, Hds.116.Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu'l-Vitr, B.26, Hds.1529. Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Cihad, B.18,
Hds.3117.

[6]
Bkz. Bakara, 2/205.

[7]
Bkz. Bakara, 2/256.

[8]
et-Taberî, A.g.e. C.3, Sh.319.

[9]
et-Taberî, A.g.e., C.7, Sh. 326. İbn Kesir, A.g.e., C.13, Sh.7148.

[10]
Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiri'l-Kur'ân, B.4, Hds.3186. Sünen-i İbn Mace,
Kitabu'z-Zühd, B.34, Hds.4288.

[11]
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B.34, Hds.4289. Sünen-i Tirmizî, Kitabu
Sıfati'l-Cenne, B.13, Hds.2670.

[12]
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B.34, Hds.4292. Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu'l-Fiten, B.7, Hds.4278. Kuzâî, Şihâbü'l-Ahbâr Tercümesi, Çev. Prof.
Dr. Ali Yardım, İst. 1999, Sh.189, Hds.623.

[13]
Sünen-i Tirmizî, Kitabu's-Siyer, B.5, Hds.1593. İmam Tirmizî (rh.a.): - Bu
hadis, Hasen-Sahih'dir, demiş.

[14]
Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Mesacid, Hds.4 (522).

[15]
Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Cenaiz, B.85, Hds.120. Sahih-i Müslim,
Kitabu'l-Cenaiz, B.20, Hds.60. Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Cenaiz, B.50,
Hds.1933. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Cenaiz, B.63, Hds.1064. Sünen-i Ebu
Davud, Kitabu'l-Cenaiz, B.74-76, Hds.3233. Sünen-i İbn Mace,
Kitabu'l-Cenaiz, B.20, Hds.1491-1492.

[16]
Ayrıca bkz. Bakara, 2/193. Enfal, 8/39.

[17]
İmam Kurtubî, A.g.e., C.10, Sh.303. İbn Kesir, A.g.e., C.9, Sh.4589.

[18]
İmam Ebu'l-Hasen Ali b. Ahmed el-Vahidî, Esbâb-ı Nüzül, Çev. Dr. Necati
Tetik-Necdet Çağıl, Erzurum, T.Y.Sh.124. et-Taberî, A.g.e., C.2, Sh.341.

[19]
İbn Kesir, A.g.e., C.4, Sh.1346.

[20]
İmam Kurtubî, A.g.e., C.10, Sh.303.

[21]
İbn Kesir, A.g.e. C.10, Sh.5378.

[22]
et-Taberî, A.g.e. C.5, Sh.548.

[23]
Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Edeb, B.96, Hds.193. Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Birri
ve's-sıla, B.50, Hds.165. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Edeb, B.122,
Hds.5126-2127. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'z-Zühd, B.38, Hds.2494.

[24]
Sünen-i Tirmizî, Kitabu'z-Zühd, B.32, Hds.2484. Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu'l-Edeb, B.19, Hds.4833.

[25]
Sünen-i Tirmizî, Kitabu'z-Zühd, B.44, Hds.2506. Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu'l-Edeb, B.19, Hds.4832. Sünen-i Dârimî, Kitabu'l-Et'ime, B.23,
Hds.2063.

[26]
Bkz.
Hucurat, 49/15.

[27]
Bkz. Nahl, 16/122.

[28]
Bkz. Asr, 103/3.

[29]
Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tefsir, B.191, Hbr.239.

[30]
Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tefsir, B.81, Hds.104. Kitabu Fedaili'l-Kur'ân,
B.33, Hds.72. B.35,   Hds.78.  Sahih-i Müslim, Kitabu Salati'l-Müsafirin,
B.40, Hds.248. Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiri'l-Kur'ân, B.5, Hds.3212-3213.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B.19, Hds.4194. Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu'l-İlm, B.13, Hds.3668.

[31]
İmam Kurtubî, A.g.e., C.5, Sh.210.

[32]
Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tefsir, B.56, Hds.74. Bed'i'l-Vahy, B.1, Hds.6.
Kitabu'l-Cihad ve's-Siyer, B.101, Hds.151. Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Cihad
ve's-Siyer, B.26, Hds.74.

[33]
Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Enbiya, B.56, Hds.153. Sahih-i Müslim,
Kitabu'l-Cuma, B.6, Hds.19-22. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B.34,
Hds.4290. Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.8, Hds.55.

[34]
Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tıbb, B.42, Hds.67. Kitabu'r-Rikak, B.50,
Hds.128-129. Kitabu'l-Libas, B.18, Hds.29. Sahih-i Müslim, Kitabu'l-İman,
B.94, Hds.374. Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfati'l-Kıyame, B.14, Hds.2563.
Ayrıca bkz. Sünen-i İbn Mace Kitabu'z-Zühd, B.34, Hds.4285. İmam Buhârî,
Edebü'l-Müfred, B.409, Hds.911.

[35]
İbn Kesir, el-Bidaye, ve'n-Nihaye-Büyük İslâm Tarihi, Çev. Mehmet  Keskin,
İst.1994, C.3, Sh.334.

[36]
Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Emsâl, B.5, Hds.3029.

[37]
Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Fiten, B.7, Hds.2255.

[38]
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Fiten, B.1, Hds.4253. Sünen-i İbn Mace,
Kitabu'l-Fiten, B.8, Hds.3950. Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.8, Hds.55.

[39]
Sünen-i Neseî, Kitabu'z-Zinet, B.25, Hbr.5070.

[40]
et-Taberî, A.g.e., C.2, Sh.503.

[41]
Kul Sadi Yüksel, İstanbul, İslam Milleti Olmak, Misyon Yayınları: 45-68.

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar