Diller Ve Renkler, Allah'ın Ayetleridir


Diller Ve Renkler

Diller Ve Renkler,
Allah'ın Ayetle­ridir
 
Rabbimiz Allah  şöyle buyurur:
"Göklerin ve yerin
yaratılması ile dillerinizin ve renkle­rinizin ayrı (farklı ve değişik) olması
da, O'nun ayetlerindendir. Hiç şüphe yok bunda, âlimler için gerçekten(alına­cak
dersler) vardır." (Rum, 30/22)
İmam Kurtubî (r.a.), bu ayetin
tefsirinde şöyle diyor:
"Dil ağızdadır. Arabça, Acemce,
Türkçe ve Rumca gibi farklı lugatler, diller onda ortaya çıkar. Renklerin
farklılığı ise, beyaz, siyah ve kırmızı tenlilik gibi suretlerde ortaya çıkar.
Hemen hemen gördüğümüz her bir kişi ile  diğeri arasında mutlaka bir fark
olduğunu da tesbit ediyoruz. Bütün bunlar, ne nutfenin yaptığı bir iştir, ne de
anne, babanın. Mutlaka bunları yapan birisi vardır. İşte bunu yapanın yüce Allah
olduğu da bilinen bir husustur. Bu da, her şeyi tedbir eden mutlak yaratıcının
varlığının en açık delilidir."[1]

İmam İbn Kesir (r.a.) de, bu
ayeti tefsir ederken şunları beyan eder:
"Burada, diller
kasdedilmektedir. Bazıları Arab diliyle konuşmaktadır. Şu Tatarların başka bir
dili vardır. Şunlar Gürcü, şunlar Rum, şunlar Frenk, Onlar Berber, onlar Türktür,
Habeşli, Hindli, Acem, Saklabîler, Hazarlılar, Ermeniler, Kürdler ve ancak
Allah'ın bileceği Âdemoğulların­dan değişik birçok dilleri vardır. Buna ilâveten
renkleri, derilerinin rengi de değişiktir. Bütün yeryüzü halkının, hatta
Allah'ın Âdem'i yaratmasından kıyametin kopmasına kadar dünya âhalisinin
tamamının iki gözü, iki kaşı, burnu, alnı, ağzı ve iki yanağı vardır. Amma
onlardan hiçbirisi, bir diğerine benzemez. Gizli veya açık olsun, simâ veya
şekil veya söz olarak birini diğerlerinden ayıran mut­laka bir şey vardır.
Düşünüldüğü zaman bu farklılıkları mutlaka ortaya çıkacaktır. Onlardan her
birinin yüzü, bizâtihi bir üslûba, bir şekle sahibtir ki, bir başkasına
benzemez. Şayet bir cemaat (topluluk), güzellik veya çir­kinlik sıfatlarından
birinde tevafûk hâlinde olsa dahi onlar­dan, herbirini diğerinden ayıran bir
ayrıcalık, farklılık mutlaka vardır."[2]

İzzet ve şeref sahibi İslâm
Milleti'nin meşhur ve değerli iki müfessir âliminin değerlendirmelerinden de
apaçık anla­şıldığı gibi, dillerin, renklerin, kavimlerin, aşiretlerin,
kabi­lelerin, soyların ve boyların ayrı olması, Rabbimiz Allah'ın, varlığına,
kuvvetine ve kudretine en açık bir delildir... Ya­ratıcı bir, yaratılanlar
sayılamayacak kadar çok!.. Yaratıcı bir ve eşsiz, yaratılanlar ayrı ayrı, cins
cins ve renk renk­tirler... Hepsini yaratan, yegâne yaratıcı ve yegâne Rabb
Allah Teâlâ'dır...
Rabbimiz Allah, insan
kullarını, birbirini tanısınlar, ta­nışsınlar diye kabile kabile, kavim kavim
yaratmıştır...[3]
İnsan kulları, O'nun eşi, benzeri olmayan, hiçbir ortağı bulunmayan kuvvetini ve
kudretini görsün ve tefekkür etsinler diye, onların dillerini,
renklerini, boylarını ve si­malarını ayrı ayrı yaratmıştır... İnsan kullarının
herbir elinde birinin izinin diğerine benzemeyen beş parmak ya­ratmış olan
Rabbimiz Allah'ın yüceliğini tefekkür eden âlimler, O'nu daha iyi
anladıklarından dolayı, O'ndan ençok korkan ve itaat eden muvahhid mü'min
kullarıdırlar...[4]
Rabbimiz Allah, Kendi
varlığına, kuvvet ve kudretine apaçık bir delil kıldığı, insanların dillerinin
ve renklerinin ayrı ayrı yaratılması, onların, övünmek veya yerilmek ya da bir
diğerine üstünlük vasıtası değildir... Hepsini yaratan Allah Teâlâ'dır...
Allah'ın yarattığını, yermek, aşağılamak ve alay konusu etmek, kimin haddine?..
Böyle cahilî bir anlayış, Allah'ın sevmediği, razı olmadığı ve yasakladığı bir
anlayıştır... Bu cahiliyye adetini, ancak imandan ve İs­lâm'dan herhangi bir
nasibi olmayanlar gündeme getirir­ler!..
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
"Elinden çıkana karşı üzüntü
duymayasınız ve size (Allah'ın) verdikleri dolayısıyla sevinip şımarmayasınız.
Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez." (Hadid, 57/23)
Ebu Musa el-Eş'arî (r.a.)'ın
rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):
"Allah Âdem'i, yeryüzünün
hepsinden avuçladığı bir avuç (toprak)tan yarattı. Bunun için Âdemoğulları,
yeryüzü(nün renkleri ve tabiatları) kadar (değişik şekillerde) geldiler.
Onlardan kimi kızıl, kimi beyaz, kimi siyah, kimi bunların karışımı, kimi
yumuşak, kimi sert, kimi kötü, kimi de iyi geldi."[5]
İmam Tirmizî (r.a.)'ın
"Hasen-Sahih" dediği bu hadis-i şerifte de görüldüğü gibi, bütün insanların
babası Âdem (a.s.), topraktan yaratılmış ve çeşitli toprak cinslerinden vücûd
bulmuştur... Bundan dolayı Âdemoğulları olan bü­tün insanlar, gerek renk,
gerekse karakter olarak birbirin­den ayrı olmuşlardır... Bu yaratılış, Rabbimiz
Allah'ın eşsiz, benzersiz ve ortaksız varlığının, kuvvet ve kudretinin bir
delilidir... Yoksa yeryüzü toprağından ve aynı babadan yaratılanların
birbirlerine üstünlük sağlayacakları, imti­yazlı olacakları bir belge
değildir... Hâl bu iken, çeşitli renklerden, dillerden ve ırklardan olan
insanlar, Allah'ın emrettiği ve Rasulullah (s.a.s.)'in beyan buyurduğu gibi
katıksız iman edip salih amel işledikleri zaman muvahhid mü'min olup,
birbirlerinin kardeşleri ve kıymet bakımın­dan birbirlerinin aynısı olurlar...
Bütün renkler bir tek renk hâline gelir: "Sibğatullah!" Allah'ın boyası!.. Hepsi
aynı değerde muvahhid mü'min!... Hepsi birbirinin kardeşleri olan aynı ümmetin
ve aynı milletin mensubları!..
Rabbimiz Allah şöyle beyan
buyurur:
"Allah'ın boyası... Allah(ın
boyasın) dan daha güzel boyası olan kimdir? Biz, (yalnızca) O'na kulluk
edenleriz." (Bakara, 2/138)
Katâde (r.a.) der ki:
- Yahudîler, kendi çocuklarını
yahudî olarak boyarlar, Hristiyanlar da çocuklarını hristiyan olarak boyarlar.
Allah'ın boyası ise, İslâm'dır.
ez-Zeccac (r.a.) der ki:
- Bunun, bu anlamda olduğunu,
"boya" kelimesinin (daha önceden geçen): "Millet (din)" kelimesinden bedel
olduğunu göstermektedir.
Mücahid (r.a.) de der ki:
- (Allah'ın boyası demek),
Allah'ın insanları üzerinde yaratmış olduğu fıtratıdır.[6]
Ebu İshak ez-Zeccac (r.a.) der
ki:
- Mücahid'in bu açıklaması,
nihayet Allah'ın boyasının İslâm olduğu anlamına gelir. Çünkü fıtrat, yaratmanın
başlangıcıdır. İnsanların üzerinde ilk olarak yaratıldıkları fıtrî din ise
İslâm'dır.
İbn Abbas (r.anhuma) der ki:
- Hristiyanların bir çocuğu
olduğu zaman, onun üze­rinden yedi gün geçti mi onu, vaftiz suyu adı verilen bir
suya daldırıyorlar ve sünnet olmak yerine bu su ile temiz­lemek kasdıyla böyle
yapıyorlardı. Çünkü sünnet de, bir temizliktir. Onlar, bu işi yaptıkları kimse
için: İşte gerçek bir hristiyan oldu, diyorlardı. 
Yüce Allah ise: "Allah'ın
boyası" diye buyurarak on­ların bu kanaatlerini reddetmektedir. Yani,
Allah'ın boyası en güzel boyadır ki, O da, İslâm'dır.[7]
Yegâne Rabbimiz Allah'ın boyası
olan İslâm ile boya­nan, çeşitli renklerdeki insanlar bir tek renge
bürünürler... İslâm, onların arasındaki tabiî farkları ortadan kaldırıp hepsini
eşit yapar... Birbirlerine, kavimlerinden, soylarından, ırklarından,
dillerinden, renk ve bölgelerinden dolayı herhangi bir üstünlükleri kalmaz...
Onlar, İslâm boyasıyla boyandıktan sonra, imanlarının kendilerini
engellemesinden dolayı böyle cahilî üstünlük iddiasında bulunmazlar... Bu
iddiada bulunmayı, İslâm'dan uzaklaşmak, izzet ve şerefi kaybetmekle eşdeğer
görürler... Çünkü ümmetin muvahhid mü'min her ferdi, değer olarak bir diğer
ferdiyle aynıdır... Kanları, canları, şahsiyetleri, ırz ve namusları birbirine
eşit olan değerdedir... Herkese hak ettiği verilir, ayrıcalık söz konusu
olamaz!..
Abdullah b. Amr b. As (r.a.)'ın
rivayetiyle şöyle bu­yurur Rasulullah (s.a.s.):
"Müslümanların kanları
(kıymetçe) birbirlerine eşittir. Müslümanların (sayıca) en azı (bile) onların
zimmetleri uğrunda koşar. Müslümanların en uzak olanı (dahi) onlar adına eman
verebilir. Müslümanlar, kendilerinin dışındaki kimselere karşı bir el
(hükmünde)dirler. Onların kuvvetli olanı (elde ettikleri ganimetleri ortaklaşa
bölüşmek üzere) zayıf olana gönderir.
Seriyye olarak (düşman
üzerine) giden(ler) de, (ele ge­çirdikleri ganimetleri beraberce paylaşmak
üzere, cephede kendilerin bekleyip) oturanlarına gönderirler.
Bir mü'min, bir kâfir
karşılığında öldürülemez. Ah­dinde (sadık) olan bir zimmî de, bir (harbî) kâfir
karşılı­ğında öldürülemez."[8]
Ümmü'l-mü'minin Aişe (r.anha)
anlatıyor:
Kureyş'in Mahzum soyundan olup
da hırsızlık etmiş bulunan bir kadının durumu, Kureyş'e hayli üzüntü vermişti.
Onlar:
- Bu kadını cezadan avf
hususunda Rasulullah ile kim konuşabilir? Bu hususta kelâm etmeye, Rasulullah'ın
sevgilisi olan Usâme'den başka kim cesaret edebilir ki? dediler.
Nihayet Usâme, bu hususta
Rasulullah ile konuştu. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):
"Allah'ın tayin ettiği
cezalardan bir ceza hususunda şefaat mı ediyorsun?" buyurdu.
Sonra ayağa kalkıp hutbede
bulundu ve şöyle bu­yurdu:
"Ey insanlar, sizden evvelki
(ümmet)ler, ancak şu sebebden sapmışlardır:
Onlar, aralarında şerefli
bir kimse çaldığı zaman onu bırakırlardı da, zayıf olan çaldığı zaman ona ceza
uygularlardı.
Allah'a yemin ederim ki,
eğer Muhammed'in kızı Fatıma çalmış olsaydı, muhakkak onun elini de keserdim!"[9]

Rabbimiz Allah, hiçbir kavim,
ırk, renk, dil ve ülke ay­rımı söz konusu etmeksizin her kim ki, katıksız iman
etmiş ve salih amellerde bulunmuş ise, onun güzel bir hayatla yaşatılıp
güzellikle karşılık bulacağını beyan buyurmuştur:
"Erkek olsun, kadın olsun,
bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz, onu güzel
bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle
muhakkak veririz." (Nahl, 16/97)
"Artık kim bir mü'min olarak
salih olan amellerde bu­lunursa, onun çabası için (karşılık olarak nankörlük)
küfran yoktur. Şüphesiz Biz, onun yazıcılarıyız." (Enbiya, 21/94)
"Bizim uğrumuzda cihad
edenlere, şüphesiz yollarımızı gösteririz. Gerçekten Allah, ihsan edenlerle
beraberdir." (Ankebut, 29/69)
Yegâne hayat nizamı İslâm'ın bu
değişmez, eskimez, zamanı geçmez, bütün zamanı ve mekânı kuşatıcı ilâhî ölçüsünü
kavrayan muvahhid mü'minler, her zaman bu ölçüyü dile getirmiş ve insanları bu
ölçü ile değerlendirmiş­lerdir...
Halid b. Hidaş (r.a.)
anlatıyor:
Fudayl b. Iyaz, bana sordu:
- Kimlerdensin?
- Muhelleb'lerdenim, dedim.
Bana dedi ki:
- Eğer salih bir insan isen,
çok kıymetli bir insansın. Amma yok, kötü bir insansan, zelîller zelîlisin.([10])
Yahya b. Said (r.a.) anlatıyor:
Ebu'd-Derda (r.a.), Selman
Farisî (r.a.)'ye:
- Mukaddes topraklara gelin,
diye yazdı.
Selman da, ona şöyle yazdı:
- Hiçbir toprak, hiçbir kişiyi
mukaddes yapmaz! İnsanı Mukaddes yapacak ameldir![11]
 

 

[1]
İmam Kurtubî, A.g.e., C.13, Sh.461.

[2]
İbn Kesir, A.g.e., C.12, Sh.6347.
  

[3]
Bkz.Hucurât, 49/13.

[4]
Bkz. Fatır, 35/28.

[5]
Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiri'l-Kur'ân, B.3, Hds.3130. Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu's-Sünnet, B.17, Hds.4693. et-Taberî, A.g.e., C.6, Sh.405-406. İbn
Kesir, A.g.e., C.12, Sh.6342. Ahmed b. Hanbel, (Müsned, C.4,    Sh.323)'den.

[6]
Bkz. Rum, 30/30.

[7]
İmam Kurtubî, A.g.e., C.2, Sh.362-363. Bkz. İbn Kesir, A.g.e., C.2, Sh.579.

[8]
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Cihad, B.147, Hds.2751. Kitabu'd-Diyet, B.4,
Hds.4506. Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Kaseme, B.12, Hds.4718-4719. Sünen-i İbn
Mace, Kitabu'd-Diyet, B.31, Hds.2683-2685.

[9]
Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Hudud, B.13, Hds.17. Kitabu'l-Enbiya, B.56,
Hds.142. Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Hudud, B.2, Hds.8. Sahih-i Neseî,
Kitabu's-Sarik, B.6, Hds.4864-4873. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Hudud, B.15,
Hds.4396-4397. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Hudud, B.6, Hds.1454. Sünen-i İbn
Mace, Kitabu'l-Hudud, B.6, Hds.2547-2548. Sünen-i Dârimî, Kitabu'l-Hudud,
B.5, Hds.2307.

[10])
Beyhakî, Kitabu'z-Zühd, Sh.238, Hbr.849.

[11]
İmam Malik, Muvatta', Kitabu'l-Vasiyye, Hbr.7. Kul Sadi Yüksel, İstanbul,
İslam Milleti Olmak, Misyon Yayınları: 127-134.

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar