49) La Hükme İllallah


49

49)
La Hükme İllallah:
 
Allah'ın hükmünden başka hüküm
yoktur", "hüküm ancak Allah'ındır", "Allah'dan başka hükmedecek yoktur" gibi
manalara gelen bir tabir.
Lâ Hukme İllallah; Allah'tan
başka hüküm koyma iddiasında bulunanları ve koyulan hükümleri reddetmenin
ifadesidir.
Hiç şüphesiz her şeyi hakkıyle
bilen, yegâne hüküm ve hikmet sahibi, sadece Allah (c.c)'dır. O'ndan başka hüküm
va'z edebilecek olan da yoktur.
"Allah her şeyi hakkıyle
bilendir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir" (en-Nisa, 4/26).
Kanun ve hükümler, gösterilen
yolda yürümeyi sağlayacak tavsiyeler, ilim ve hikmetten doğmaktadır.
Yarattığının kaderini tayin etmek de sadece ilim ve hikmet sahibi olan Allah'a
aittir. Hüküm vermek yalnız Allah (c.c)'a aittir.
"Hayır, Rabbi'ne and olsun
ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra haklarında
verdiğin hükümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kendilerini
vermedikçe, iman etmiş olmazlar" (en-Nisa: 4/65).
Rasûlullah (s.a.s)'ı hakem
yapmak demek, onun getirdiği sistemi ve şerîatı hakem yapmak demektir. Eğer
başka şekilde düşünülecek olursa, onun vefatından sonra sünnetine hiç ihtiyaç
kalmayacaktı ki, bu da Ebu Bekir (r.a) dönemindeki irtidat olayının ileri
gelenlerinin sözüdür. Nitekim Hz. Ebu Bekir, mürtedlerin zekât meselesinde,
Rasûlullah (s.a.s)'ın hükmünü kabul etmeyip, Allah'a ve Rasûlüne itaat
etmeyişlerinden dolayı, onları ölümle cezalandırdı.
İslâm toplumu, bütün hayatını
Allah'ın nizam ve şeriatına bağlar. İşlerini, meselelerini ve her türlü
münasebetlerini, o şeriatın hükümlerine ve bu nizamın esaslarına göre tanzim
eder. Böylelikle İslâm, her ferde adalet, yeterlilik, istikrâr ve emniyet
unsurlarını sağlar.
Allah'ın şerîatına teslim
olmanın mânâsı, herşeyden önce O'nun ulûhiyetini, rubûbiyetini, hâkimiyet ve
saltanatını kabul ve itiraf etmektir. Bu şeriata teslim olmamanın ve hayatın
herhangi bir cephesinde O'ndan başka bir şeriata bağlanmanın mânâsı ise,
herşeyden önce Allah'ın ulûhiyetini, rububiyetini, hakimiyet ve saltanatını
kabul etmemektir. Bunları kabullenmek veya koşullanmamanın dille veya fiille
olması arasında bir fark yoktur. İşte bunun için buradan cahiliyyet veya İslâm,
küfür veya imam meselesi doğmaktadır. Bunun için ilâhî kelâm şu ağır hükmü
koyuyor:
"Allah'ın indirdikleriyle
hükmetmeyenler, işte onlar kâfir olanlardır"
"İşte onlar zâlim
olanlardır."
"İşte onlar fâsık
olanlardır" (el-Mâide, 5/44, 45, 47).
İkinci önemli husus, ilâhi
nizamın, bütün beşeri nizamlara olan mutlak üstünlüğüdür. Bu üstünlük şu âyetle
vurgulanıyor:
"Câhiliyyet devri hükmünü mü
istiyorlar? Yakînen hilen bir millet için Allah'dan daha iyi hüküm veren kim
vardır?" (el-Mâide, 5/50).
Hüküm koyma hakkının sadece
Allah'a ait olması demek, insanları kullara kul olmaktan kurtararak sadece
Allah'ın kulluğuna ulaştırmak ve insanın hürriyetini ilan etmek demektir. Hatta
insana yeni bir doğuş kazandırmaktır. Hüküm koyma hakkını Allah'dan başkalarına
vermek veya Allah'ın indirdikleriyle hükmetmemek büyük bir kötülük, fesad ve
nihayetinde de iman çerçevesinin dışına çıkmak demektir.
"İnsanlardan korkmayın,
benden korkun, âyetlerimi hiç bir değerle değiştirmeyin. Allah'ın indirdiği ile
hükmetmeyenler, işte onlar kâfirlerdir" (el-Mâide, 5/44).
Allah'ın indirdikleri ile
hükmetmek, her zaman ve her toplumda bazı insanların itirazlarına yol açacaktır.
Bazı insanların hükmü beğenmeyeceklerini, kabul etmeyeceklerini ve ona teslim
olmayacaklarını Allah Teâlâ bilmektedir.
Halbuki Allah'ın indirdiği ile
hükmetmemek, ulûhiyetin reddi demektir. Teşriî hâkimiyet, ulûhiyyetin değişmez
özelliklerindendir. Allah'ın indirdiklerinden başkasıyla hükmedenler, bir
taraftan Allah'ın ulûhiyetini ve ulûhiyetin bütün özelliklerini reddetmekte,
diğer taraftan ulûhiyet hakkını ve ona ait özellikleri kendi şahsı için iddia
etmektedirler. Bu da apaçık küfürdür.
"Allahın indirdiği ile
hükmetmeyenler, işte onlar zâlimlerdir" (el-Mâide, 5/45).
Buradaki "zâlimler" vasfı,
aslında yukarıda açıklanan "kâfirler" vasfından farklı değildir. Ancak Allah'ın
indirdiği ile hükmetmeyenlere yeni bir sıfatın eklendiğinin ifadesidir. O insan,
Allah'ın ulûhiyetini reddetmesi, kulları için teşri hakkını bizzat kendisi için
sahiplenmesi nedeniyle kâfirdir. İnsanlara Rablerinin kurtuluş ve felâha
götürücü şerîatından başkasını takdim etmesi bakımından da zâlimdir. Kendisini
tehlikelere atıp insanların hayatını fesada, küfre arzetmek sebebiyle,
zulmetmiştir.
Bu, isnad edilen vasfın aynı
olduğunu ve "Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse" şeklinde konulan
şart fiilinin ve buna verilen cevabın aynı olduğunu ortaya koyar. Birincisine
"kâfir" derken, ikincisine "zâlim" denmesi, ilk şartın cevabına yapılan ilaveden
ibarettir. Her ikisinin de dayanmakta olduğu şart aynıdır. O şart da "kim"
şeklinde mutlak ve umumî bir içerik arzetmektedir.
"Allahın indirdiği ile
hükmetmeyenler, işte onlar fâsık olanlardır" (el-Mâide, 5/47).
Bu âyetteki "fısk" sıfatı, daha
önce belirtilen küfür ve zulüm sıfatlarına bir ilavedir. Bu sıfat, ilk hallerden
farklı ve yeni bir durumu veya başka bir milleti kasdetmiyor.
Allah'ın ulûhiyetini reddetmek
suretiyle küfür, burada O'nun şerîatını reddetmek şeklinde temsil edilmiştir.
Allah'ın şerîatından başka bir yolu insanlara önermek ve hayatlarında fesadı
yaygınlaştırmakla da zulüm ifade edilmiş, Allah'ın nizamından çıkmak ve başka
yollara tabi olmakla fısk dile getirilmiştir. Bunlar birbirine yabancı olmayan,
aksine birbirini tamamlayan sıfatlardır.
Kendisine hüküm va'z etme hakkı
bulunduğunu iddia eden, ya da buna özenen kimse apaçık ulûhiyet iddia etmektedir
veya buna özenmektedir. Halbuki Allah'tan başkasının buna hakkı yoktur. Aksi
takdirde Allah'ın hakkına, ulûhiyetine, hâkimiyetine tecâvüz edilmiş olur.
Hüküm koyma meselesi, tamamen
ulûhiyet davasıyla ilgilidir. Ulûhiyet davasının üzerine oturduğu gerçek temel
beşer hayatına konulacak nizamlarla ilgilidir. Bu da Allah Teâlâ'nın bütün
insanların yaratıcısı ve rızıklandırıcısı olmasından ibarettir. Öyleyse insanlar
için dilediğini helâl kılmaya ve dilediğini de haram saymaya yetkisi olan yegâne
hak sahibi, Allah (c.c)'tır.
İnsanoğlunun kabul ettiği
mantıkî deliller bu hükmün böyle olmasını gerekli kılmaktadır. Mülk sahibi olan
zat, mülkünde elbette tasarruf hakkına da sahiptir. Bu mantıkî prensibin dışına
çıkan, hiç şüphesiz tecavüz etmiştir. İman edenler ise, tabiatıyla iman
ettikleri Allah'a karşı haddi tecavüz etmekten sakınan kimselerdir.
"Lâ Hükme İllallah" (Hüküm
yalnız Allah'ındır), bir mü'minin hayat biçimidir. Çünkü bir mü'min için
Allah'ın koyduğu hükümlerden başkasının hükümlerini reddetmek, samimi ve
sağlıklı bir imanın ortaya çıkabilmesini sağlamak bakımından oldukça önemlidir.
Allah(c.c)'ın hükümlerine
mukabil olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler koyan her nesne, tağuttur.
Bunun insan, put, şeytan veya bunların dışında birşey olması, özelliğini
değiştirmez.
Kur'an-ı Kerim'de mü'minler,
tağuta kulluk etmekten kesinlikle alıkonulmuşlar ve ancak Allah'ın hükümlerine
tâbi olmakla emrolunmuşlardır.
"Andolsun ki biz her kavme
"Allah'a ibadet edin, tağuta kulluktan kaçının" diye (tebligat yapması için) bir
peygamber göndermişizdir" (en-Nahl, 16/36).
"İmam edenler Allah yolunda
cihad ederler, küfredenler ise tağut yolunda savaşırlar" (en-Nisa, 4/76).[1]

 

[1]
Şâmil İslam Ansiklopedisi: 4/3-5.

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar