Fecir | Konular | Kitaplar

Sanatın Putlaştırılması

Sanatın Putlaştırılması



Sanatın
Putlaştırılması:



 

Sanatın genel olarak putlaştırılması gibi, sanat
dallarının çoğu, hem de birkaç yönden put görevi üstlenmiştir.

Heykellerin çoğunun ve bazı resim, hatta
fotoğrafların put olduğunu bilmeyen yoktur. Tâğutların resim ve heykelleri böyle
olduğu gibi, sâlih insanların heykel veya resmi bile olsa, saygı duyulur, tâzim
edilirse put olmaktan kurtulamaz. Hz. İsa'nın, Hz. Meryem'in heykel ve
resimlerinin bu konumda olduğunu hepimiz biliyoruz.

Müzikten
başlayalım isterseniz. Müzik, yani mûsiki "Mûsa'ların sanatı" anlamındaki
Yunanca "musike"den. "Mûsa", bildiğimiz peygamber Hz. Mûsâ değil. Mûsa, Yunan
mitolojisinde yüce sanatların perisi olan dokuz tanrıdan her biri. Okunuş şekli
müz. Müz, tanrı adı. Yunanlılar mûsiki sanatını insanlara hediye eden ve onu
koruyan bu tanrının varlığına inanırlardı. Müzik kelimesi de "müz tanrıçasına
âit olan" demek. Kelime oradan türemiş.

Müzik seslerini göz önünde canlandırmak için
nota denen kararlaştırılmış işaretler  kullanılır. Müslümanlarda ve eski
Türklerde çok değişik notalar kullanılmakla birlikte, bugün bunlar unutulmuş,
sadece batı notaları kullanılır olmuştur. Do, re, mi... Bu batı notalarının
Yunan tanrılarının adlarının ilk heceleri olduğu ileri sürülür. Genel kabule
göre ise Guid Arenzo, bu adları Aziz Johannes Batista ilâhisindeki mısraların
birinci hecelerinden alarak notalara isim takmıştır. Görüldüğü gibi bu notalar,
ya putları çağrıştıran heceler, ya da hıristiyan dinî müziğinden alınan
parçalardır.

Sanatçıların bir topluluk önünde müzik
parçalarını çalması ya da söylemesi demek olan konserler 17. yüzyılın sonlarına
kadar tek-tük saraylarda icrâ edilenleri saymazsanız, sadece kiliselerde
verilirdi. Konserler, kilise ile ortaya çıkmış, onunla bütünleşmişti.



Bugünkü Klasik Batı Müziği, büyük ölçüde kilise
müziğidir. Oratoryo müziği de denen bu dinsel müzik, batı müziğinin diğer
şûbelerinde de açık etkisi olan yaygınlıktadır. Mozart ve Bethoven'in en meşhur
eserleri kilise müziği tarzındadır. Klasik Türk Müziğini, batıda müzikle
uğraşanlar bil bilmez, ama Klasik Batı Müziğini evinde veya televizyonu olan bir
köylü bile bilmekte, şurada burada insanlar kulak vermek zorunda kalmaktadır.



Belirli bir konusu olan ve orkestra eşliğinde
oynanan müzikli sahne oyunlarını, bunca devlet teşvikine rağmen putlu azınlığın
dışında kim seyreder, kim dinler bilemiyor, zevkin de böylesine şaşıyorum.
Operadan bahsettiğimi anlamışsınızdır herhalde. Operanın kökeni Ortaçağda
oynanan dinsel oyunlara dayanır.

Bir hikâyeyi müzik eşliğinde, dans ve
hareketlerle, ama ille de çırılçıplak denilecek bir şekilde anlatan sahne
sanatına da bale deniliyor. Böyle bir sanatın(!) müslümanlar tarafından icat
edilmesini tabii ki bekleyemezsiniz. Balenin eski Yunan, Roma ve Mısır'da dinsel
nitelikli danslardan doğacağını tahmin ederseniz, bu tahmininiz doğrudur. Bale,
dinî âyinlerdeki danslardan gelişerek bugüne gelmiştir.

Dans:
Bir ya da birçok kimsenin müzik
eşliğinde, ya da müziksiz olarak yaptığı vals, tango, rock gibi türleri olan
az-çok kurallara bağlı hareket ve adımlar dizisi. İlkel kabilelerde büyü ve
dinsel gösteri için danstan yararlanılırdı. Dinî âyin ve törenler dansla
yapılırdı. Giderek çok tanrılı dinlerde tapınmanın önemli biçimlerinden biri
oldu.

Eski çağ uygarlıklarında dans, hemen her zaman
dinsel ve kutsal amaçlıdır. Bir tanrının (özellikle Bocchus adlı tanrının)
onuruna düzenlenen şenliklerde yapılan dans, yeni burçları karşılamak için
yapılan dans, Mısırlılar, Babilliler, Asurlular ve Perslerin yıldızlar dansı,
dansın dinî kökenli oluşunun örneklerindendir. Bu ve daha birçok toplumlarda
danslı âyinlerin varlığını gösteren birçok delil vardır. Savaş dansı, hasat
dansı gibi dans çeşitlerinde de dinsel dansın etkisi vardır. İbrânîler, yalnızca
dinsel törenlerde yer alan bir dans geliştirdiler. Rivâyete göre Mûsâ (a.s.)
kendilerini Kızıldeniz'den geçirdikten sonra Yehova'ya dans ederek şükrettiler.
Câhiliyye Araplarının da dinî töreni, İbâdeti, yani namazı dansa benzemektedir:
"Müşriklerin namazı, Kâbe civarında ıslık çalmak ve el çırpmaktan ibârettir."
(8/Enfâl, 35)

İlk dönemlerdeki hıristiyanlar da dansı tapınma
amacıyla kullandılar. Ne var ki, yedinci yüzyılda hıristiyanlar Roma döneminde
saygınlığını yitiren dans biçimlerinden dolayı, dansı kilise etkinliklerinden
uzak tutmaya çalıştılar. Fakat bazı katedrallerde dans kutsal günlerde âyinlerin
bir parçası olmayı sürdürdü. Paskalya sırasında delikanlılar mihrabın önünde
dans ederek tanrıya olan bağlılıklarını dile getirirler.

Doğuda da eski zamanlardan beri dans yaygın
olarak dinsel amaçlar için kullanıldı. Doğuda dansın en eski ve en gelişmiş
biçimine Hindistan'da rastlanır. Bazı tapınaklarda hâlâ "tanrının hizmetçileri"
anlamına gelen "devadasi"ler bulunur. Yıllarca tanrılara hizmet etmek için
eğitilen bu kadınlar hayatlarını dinsel törenlerde şarkı söyleyerek ve dans
ederek sürdürürler.

Anadolu'da yaşayan Türklerde dans, esas olarak
Şamanlığın etkisiyle ortaya çıkmıştır. Şamanizm dininde ruhlarla (tanrılarla)
ilişki kurabilmek için düzenlenen dinî törenlerde şaman denilen din adamı hem
oyuncu, hem dansçı, hem de şarkıcıdır.

Şamanın yaptığı dinî tören dansı ile Anadolu
halk oyunları (folklor) arasında önemli benzerlikler bulunmaktadır.

İslâm dininde, kendinden önceki dinlerle
bağlantılı olduğu kabul edildiğinden dans meşrû görülmedi. Buna rağmen
mevlevîlik gibi bazı tasavvufî tarikatların dans ve müzik anlayışından doğan
semalar ortaya çıktı. Semalarda İlâhîler söylenir, özel elbiseli dervişler (semazenler)
sol avuçları göğe, sağ avuçları yere dönük bir şekilde dönerek dans ederler.
Aynı zamanda bu dansı İbâdet kabul ederler, sevap umarlar. Semalarda kullanılan
birçok dans öğesinde daha önceki uygarlık ve dinlerin etkisi olduğu
söylenmektedir.

Sinemaya
gelince...
Dünya Washington'dan daha çok Los Angeles
yakınlarındaki bir kasabadan yönetilmektedir desek abartmış mı oluruz acaba?
Hollywood'dan bahsediyorum. Holywood (l'yi şeddesiz kabul edin); anlamı: "Kutsal
orman". Film şirketlerinin ve aktör-aktristlerin yaşadığı orman. Yani hayvanat
(pardon, insanat) bahçesi. Orman, ama kutsal (holy). Çünkü sinema herkesi
etkileyen, kuşatan kutsal bir görevde. Artık insanların çoğu Kâbe'ye çevirmiyor
yüzlerini, Beyaz Cama, Beyaz Perdeye, Beyaz Saraya çeviriyor.

Edebiyatın,
şiirin putların hizmetindeki durumu, Kur'ân-ı Kerim'de Şuarâ (şâirler) sûresinde
beyan edilmiş: "... Şâirlere gelince, onlara da sapıklar uyarlar. Onların her
vâdide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri
söylediklerini görmedin mi? Ancak iman edip sâlih/iyi ameller işleyenler,
Allah'ı çok zikredenler ve zulme uğratıldıklarında kendilerini savunanlar
başkadır. Zulmedenler, hangi inkılâba döndürüleceklerini yakında bileceklerdir."
(26Şuarâ, 224-227)

Mimarî:
Tapınağa dönüşen türbe ve kümbetlerin
durumunun İslâm'ın yasak kapsamı içine girdiğini, mimarinin de putlaşabileceğini
ifâde edelim.

Bazı sanatların ilk çıkışlarında veya sonradan
mitolojik tanrılarla, putlarla veya bâtıl dinlerle ilişkisi müslüman açısından
şu yönüyle önemlidir: İslâm, bâtıl dinlere, o dinlerin İbâdet ve âyinlerine
benzeyen şeyleri haram ve küfür kabul etmiş, yasaklamıştır. Hele insanı şirke
yaklaştıran, putlaştırılan konularda çok hassastır dinimiz.

Bazı sanat dallarının tarihte putlarla, bâtıl
dinlerle ilgisi olabilir; ama günümüzde bu durum sözkonusu olmadğından bunun ne
önemi var, denilebilir. O zaman biz de günümüzde âyin yerleri haline gelmiş,
müzikholleri, müzik ilâhlarının(!) önünde huşû ile eğilen kulları, bir el
hareketiyle alkış veya dans şeklinde cemaat halinde yapılan tapınmaları, İbâdet
coşkusuyla kendinden geçen, ayılıp bayılanları, yani sanat dininin günümüzdeki
durumunu gösteririz. Renkli basında veya TV.lerin eğlence programlarında meşhur
sanatçılardan bahsedilirken, onlara yeryüzünde benzeyen eş varlıklar bulunamaz.
Onlar göklere çıkartılır. "Yıldız"dır, "star"dır onlar; "sanat güneşi"dir.
(Belki bu sıfatlar da gök cisimlerine tapan topluluklardan miras kalan
isimlendirmelerdir.) Bunlar da yetmez. Açıkça gençliğin seks ilâhesi, müzik
tanrısı gibi tanrılık unvanları resmen verilir. Öyle ya, Türkiye gibi
müslümanların, nüfusun % 99'unu teşkil ettiği iddiâ edilen bir yerde, meselâ
Sultan Ahmet Câmiinde yatsı namazında yüz kişiyi bulamazken, otuz-kırk bin kişi
bir stadyumu, dilinden de anlamadığı bir batılı zibidi veya fâhişeyi dinleyip
seyretmek için gecenin geç saatinde doldurabiliyorsa, nüfusun müslümanlara oranı
da, İbâdet konusu da düşünülmeye değer değil midir? "Müslümanım" diyenlerin
yarısından çoğu namazsız-niyazsız yaşayabiliyorken; müziksiz, kasetsiz, T.V.siz
yapamıyorsa, "en büyük filân, başka büyük yok!" diye sanatçının büyüklüğünün
ilanı, ezan seslerindeki "Allahu Ekber" ifâdesini çoktan bastırıyorsa,
kitlelerin dini ve bu dinde sanatın rolü tekrar sorgulanmalı değil midir?

Sanatın putlaştırılması durumunda İslâm'ın ve
müslümanların tavrı çok kesindir: Hz. Süleyman döneminde, put görevi
üstlenmediği ve sadece sanat eseri olduğu anlaşılan heykele (timsâl) hoş gözle
bakan, eleştirmeyen Kur'an'ın (bkz. 34/Sebe', 13), İbrâhim (a.s.) döneminde put
görevi üstlendiği için ateşe atılma pahasına devrilmesini, put-heykellerle
mücâdeleyi emrettiğini hatırlayalım. Aynı timsâl (heykel) kelimesini Kur'an bu
sebepten tavır alarak ifâde eder: "İbrâhim babasına ve kavmine: 'Şu karşısına
geçip tapmakta olduğunuz heykeller nedir böyle?' demişti." (21/Enbiyâ, 52).
Yine aynı heykelin Peygamberimiz döneminde put haline dönüştüğü, saygı duyulduğu
için onları devirmek, yeryüzünden onları kaldırmak için savaşların göze alındığı
bilinir. (Din aynı din, heykel aynı put; ama müslümanlar...)

Hz. Ömer (r.a.) devrinde fethedilen İran'da
dünyaca şöhreti olan, paha biçilmez kıymette, dillere destan sanat şaheseri bir
halı vardır. Hz. Ömer'e götürülen ganimetlerin arasında o halı da mevcuttur.
Herkes Hz. Ömer'in o halıyı kime vereceğini, nerede kullanacağını büyük bir
merakla beklemektedir. O, gözlerde çok büyütülen, çok fazla sevilen böyle bir
halının putlaştırıldığını, dolayısıyla sanat eseri ve güzel olma vasfını
kaybettiğini iyi bildiğinden bu eşsiz halıyı et doğrar gibi bir-iki
santimetrekarelik küçük parçalara böler. Onu ele geçiren ashâba taksim eder,
dağıtır. Bu büyük bir sanat eserine hakarettir, alay etmedir, doğru. Bir doğru
daha var ki, din putlaştırmaya giden yolları böyle keskin kılıçla kesmeyi
emreder. Yine aynı zâtın, altında birçok meşhur ashâbın bey'at ettiği Kur'an'da
anlatılan (48/Fetih, 18) ağacın, sonradan saygı duyulup onun arkasında namaz
kılınmaya başlandığını, ziyâret edildiğini, kutsandığını görünce hemen ağacı
kökünden söktürüp yaktığını ve buna hiçbir sahâbînin itiraz etmediğini
hatırlayalım.

Bugünkü bazı mezarlar (yatırlar) ve türbelerin
tapınak halini görseydi o Fâruk, kılıcını sadece bu mimarî yapıları yıkmaya
değil, "müslümanım" dediği halde buralardan kurtuluş bekleyen, adaklar adayıp
duâlar eden, türbeleri mescid (tapınak) yapan, ölü ve mezar kullarının
kellelerini devirmeye de kullanırdı.

İlâhlaştırılan, tapınılan sanatçılara karşı,
putlaştırılan sanat dallarına karşı müslüman; fârûkî tavrını, tevhîdî bilincini
göstermek zorundadır.

Günümüzde sanat deyince akan sular durur. Bazı
açıkgözler çirkefliğe sanat damgasını vurunca, artık ayıp, günah, yasak hiçbir
uyarının önemi ve yaptırım gücü yoktur. Sanat denilince her şey mubahtır.
Sanat dininde haram diye bir hükme rastlanmaz. Çağdaş insan,
sanatın kutsallığına inanmalıdır; sanatçıların da ulûhiyetine. Eskiden olduğu
gibi, "dinin sanatçısı" yoktur artık; "sanatçının dini" vardır; özel bir din,
sanat dini.

Bir de elfâz-ı küfür meselesi var. Sinema
filmleri ve tiyatro sahnelerinde müslümanların gözü önünde pervâsızca en galiz
küfürler, dinle alay etmeler ve söyleneni, tepkisizce dinleyeni küfre sokan
sözler. Hele müzik parçalarının önemli bir kısmında feleğe, kadere çatılan,
Allah'a şirk koşulan sözler...

Yer yer "Allah" lafzı, sarhoş ağız ve kulaklara
meze. Allah adını haram eğlencelere katmak, haram söz ve işlerin arasında,
içinde Allah adı geçen, meselâ "Allah Allah" şarkısı söylemek... Allah'la alayın
bu derecesini Ebû Cehil'lerde bile göremezsiniz. Terbiyesizliğin, cür'etin,
küfrün bu kadarını, İsa heykelinin önünde şuh danslarla şarkı söyleyip soyunarak
İsa heykelini dirilten(!) kliplerle şöhret olan Madonna bile gösteremez. Peki,
bunları zevk alarak dinleyen, içinde küfür lafızlarının geçtiği arabesk veya
diğer müzik parçalarını, bir müslümanın Kur'an'dan aldığı hazza benzer bir
coşkuyla dinleyip seyredenler kimler? Bunların durumu, hükmü? Ya bu cinâyetlere
katılmamakla övünen, imanları elinden alınan zavallı kalabalıklara kurtarıcı
mesaj veremeyen müslümanlar!

Peki, sanat hep emperyalizmin emrinde bir
uyuşturucu, fuhşun hizmetinde haram bir oyuncak ve şirk vesilesi çirkin bir put
mudur? Elbette hayır! Bunlar, gerçek sanat değil, sanatın düzmecesidir, sanatın
istismarıdır. Sanat sanat ise eğer, ne putlara, ne haramların herhangi birine
âlet olacak, Güzel Kitab'ın güzel ölçülerine uygun olacak ve ancak "güzel"
hükmünü alacaktır.