Belâlara - Sıkıntılara Sabır


Belâlara

Belâlara -
Sıkıntılara Sabır

 

Allah ondan razı olsun, İbn  Abbas rivayet eder:
Resûlullah (s.a.v.) bana dediler ki: "Ey oğul! Allah (c.c.)'ın onlarla seni
faydalandıracağı birtakım esasları  sana öğre­teyim mi?" Ben dedim ki: "Evet, ya
Resûlullah."

Bunun üzerine buyurdular ki:

"Allah (c.c.)'ın emir­lerini, ahkamını koru.
Onlara ria­yet et ki, Allah (c.c.) da seni korusun. Allah (c.c.)'ın emirle­rini
yerine getir ki, O'nu yanında bulasın. Bolluk, genişlik demlerinde Allah
(c.c.)'ı unutma ki, O da sı­kıntı anlarında seni unutmasın. Bir şey istediğin
zaman Allah (c.c.)'tan iste, yardım beklediğin zaman Allah (c.c.)'tan bekle.
Zira kalem-i İlahî olacak şeyleri yazmış, mürekkebi de kuru­muştur. Eğer bütün
mahlukat bir araya gelse de Allah (c.c.)'ın senin için takdir etmediği bir
menfaati sana sağ­lamaya çalışsa, buna muktedir olamaz. Yine bütün yara­tıklar
birleşerek Allah (c.c.)'ın senin hakkında yazmadığı bir zararı sana vermeye
ça­lışsalar, imkanı yok bunu ya­pamazlar. Şükür ile, sar­sılmaz imanla Allah
(c.c.) için amel et. Şunu iyi bil ki, hoşuna gitmeyen bir şeye sabretmekte çok
hayır vardır. Allah (c.c.)'ın yardımına mazhar olmak ve zafere eriş­mek sabır
iledir. Ferahlıklara, sıkıntılara ta­hammül ne­ticesinde ulaşılır, her bir
güçlüğün sonunda mutlaka bir kolaylık vardır. Mutlaka karanlık gecenin ardında
bir sabah vardır, aydınlık vardır."

Allah onun yüzünü şereflendirsin, Hz. Ali bir
hita­be­tinde şöyle der: "Ey insanlar! Benden beş şey dinle­yiniz, tutunuz.
Sizden biri günahtan başka hiçbir şey­den kork­masın.

1. Rabbi'nin rızasından başka hiçbir şey
bek­leme­sin.

2. Bilmediğini öğrenmekten utanmasın.

3. Kendisine bir şey sorulduğu zaman, eğer onu
bilmiyorsa, "bilmiyorum" demekten ar etme­sin.

4. Şunu iyi biliniz ki, sıkıntılara katlanıp
sab­retmek, bedene nazaran baş mesabesindedir. Baş beden­den ayrı­lınca beden
hayatiyetini kaybeder.

5. Sabır da işlerden ayrıldı mı, işler tarumar
olur. (da­ğılır).

Gerçek fakih kimdir size söyleyeyim mi?

Kendisini dinleyenler cevap verdiler:

- Evet,  ey Mü'minlerin Emiri!

- Gerçek fakih, insanları Allah (c.c.)'ın
rahmetinden ye'se düşürtmeyendir.

Gerçek fakih, insanlara Allah (c.c.)'ın
rahmetinden, ümit kestirmeyendir.

Gerçek fakih,  insanlara Allah (c.c.)'ın
azabından eminlik vermeyendir.

Gerçek fakih, haklarında Allah (c.c.) hükmünü
vermiş olmadıkça muvahhid-arifleri cennetlik, Allah (c.c.)'a isyan edenleri de
cehennemlik yapmayandır.

Bu ümmetin en hayırlısı dahi Allah (c.c.)'ın
azabın­dan emin olamaz. Zira noksan sıfatlardan münezzeh ve şanı yüce olan Allah
(c.c.) şöyle buyurur:

 "Onlar artık Allah (c.c.)'ın azabından emin
mi ol­du­lar? Fakat hüsranda olanlardan başkası Allah (c.c.)'ın aza­bından emin
olmaz."[1]

Yine bu ümmetin en şerlisi bile Allah (c.c.)'ın
rah­me­tinden ümitsizliğe düşmez. Nitekim izzet ve celal sahibi Allah (c.c.)
şöyle buyurur:

"Şüphesiz ki, imansızlardan başkası Allah
(c.c.)'ın rahmetinden yeise düşmez."[2]

Yezid Rakkaşi der ki:

- Kişi ölüp de kabre konduğu zaman, hayattayken
(dünyada) kılmış olduğu namazlar sağ tarafına durur­lar. Onu o taraftan
korurlar. Vermiş olduğu zekat ve sadaka­lar sol tarafına dururlar. O taraftan
korurlar. Yapmış ol­duğu diğer iyilikler de üzerine gölge vazifesi görür.
Sıkın­tılar karşısında göstermiş olduğu sabır ve tahammüller ise onun etrafında
dönerek diğerlerine şöyle der:

- Eğer ondan azabı defetmeye gücünüz yetiyorsa
ne ala! Yoksa bu işi ben yaparım, ondan her türlü azabı defe­derim.

Bu sözler sabrın, amellerin en faziletlisi
olduğuna delalet etmektedir.

Şanı yüce olan Allah (c.c.) şöyle buyurur:

"Yalnız sabredenlere ecirleri hesapsız
ödenecek­tir."[3]

Birisi Allah Resûlü'ne dedi ki:

- Ya Resûlullah! Benim malım zayi oldu, bedenim
de hastalandı.

Resûlullah (s.a.v.) ona cevaben buyurdular ki:

- Malı zayi olmayıp, bedeni de hastalanmayan bir
kulda hayır yoktur. Zira şanı yüce olan Allah (c.c.) bir kulu sevdi mi onu
musibete duçar eder. Bir musibete du­çar etti mi de ona sabır ve tahammül gücü
verir.

Allah (c.c.) ondan razı olsun, Ebû Talip oğlu
Ali şöyle der:

- Kimi, hükümdar haksız yere hapseder de hapiste
ölürse, o şehittir. Eğer haksız yere döver ve bundan dolayı ölürse, o şehittir.
Resûlullah (s.a.v.) buyurdular: "Kişinin Allah (c.c.) indinde öyle derecesi
bulunur ki, ona ameliyle ulaşamaz. Fakat vücudu bir musibete ma­ruz kalır,
bu­nunla o dereceye ulaşır."

Daha sonra buyurdular ki:

- Kul bir günah işler de peşinden ona dünyada
bir sı­kıntı yahut bir musibet isabet ederse, Allah (c.c.) ona ikinci defa azap
etmekten beridir.

Şunu iyice bilmelidir ki, kul ancak sıkıntılara
ve azaplara sabır ve tahammül göstermekle hayırlı insan­lar derecesine
ulaşabilir. Şanı yüce olan Allah (c.c.), Peygam­beri'ne sabretmesini
emretmiştir. Buyurur ki:

"O hâlde (ey Habibim) tıpkı azim sahibi
peygam-berlerin sıkıntılara sabretmesi gibi sen de sabret. Hakkı kabul
etmeyenlerin azabı için acele etme. Onlar tehdit edilmekte oldukları azabı
görecekleri gün, sanki ken­dileri dünyada gündüzün bir saatinden başka durma­mış
gibi olacaklardır. Bu kafi bir tebliğdir."[4]

Eret oğlu Habbab anlatır:

- Bir defasında biz Resûlullah (s.a.v.)'e
gitmiştik. O, Kabe'nin gölgesinde kaftanına dayanmış durmaktaydı. Kendisine
şikayetimizi dile getirerek, "Ya Resûlullah! Bi­zim için Allah (c.c.)'a dua
etmiyor, yardım talebinde bulunmuyor musunuz?" dedik. Bizim bu sözümüz üze­rine
oturdu, yüzü kızarmıştı. Sonra buyurdular ki:

- Sizden önceki kavimlerde bazen bir adam
getiri­lir, bir çukur kazılarak oraya konur. Sonra da testere başına konarak,
iki parça edilirdi. Fakat bu azap bile onu dinin­den döndüremezdi.

Allah (c.c.) ondan razı olsun, Enes b. Malik
rivayet eder:

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular:

"Kıyamet günü olunca, dünyada iken çok sefa
sür­müş ve de debdebeli (başıboş) hayat yaşamış insan ce­henneme bir kere
daldırılıp, simsiyah yanmış olarak çıka­rılır ve kendisine "Şimdiye kadar hiç
nimet yüzü gördün, sefa sürdün mü?" diye sorulur. O, bu soruya şu cevabı verir:

- Hayır, yaratıldığım günden beri bu azaptan hiç
kurtulmuş değilim.

Sonra dünyanın en çok çile çekmiş insanı
getirile­rek cennete sokulup çıkarılır. Çıktığında yüzü ayın on dördü gibidir.
Kendisine "Şimdiye kadar hiç çile çektin, belâlara maruz kaldın mı ? "diye
sorulur. O: bu soruya şu cevabı verir:

- Hayır, yaratıldığım günden beri hep bu nimetin
içindeyim.

İbn Abbas rivayet eder:

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular:

"Cennete ilk davet olunanlar gerek bolluk
zama­nında gerekse darlık zamanında Allah (c.c.)'a hamd edenlerdir. Kula vacip
olan, maruz kaldığı sıkıntılara sabır ve taham­mül etmek, Allah (c.c.)'ın
kendisinden uzaklaştırdığı be­lâların duçar olduğu belâlardan daha fazla
olduğunu bil­mek ve bunun için şanı yüce olan Allah (c.c.)'a hamd et­mektir.
Yine müslümana yaraşan, Peygamberi'ne uymak ve onun putperestlerin ezala­rına
sabredip tahammül göstermesini kendine örnek almaktır.

Allah (c.c.) ondan razı olsun, İbn Mes'ud
anlatır:

- Bir defasında Resûlullah (s.a.v.) Kabe'nin
yanında namaz kılmaktaydı. Ebû Cehil avenesi de onun yakı­nında oturuyorlardı.
Bir gün önce develer kesilmiş, bağırsak ve sair iç organları o yakınlara
atılmıştı. Allah (c.c.)'ın lâneti onun üzerine olsun, bir ara Ebû Cehil
yanındaki adamla­rına şöyle dedi: "Hanginiz kalkar da Muhammed secdeye varınca
şu kesilmiş develerin ba­ğırsaklarını onun sırtına bırakır?" Onun bu sözü
üze­rine aralarından en bedbaht birisi kalktı, kesilmiş de­velerin iç uzuvlarını
eline aldı. Resûlullah (s.a.v.) sec­deye varınca onları onun iki omuzu arasına
bıraktı. Bu sırada hepsi birden bir kahkaha attılar. Ben de ayakta durmuş,
onlara bakmaktaydım. Onlar Al­lah Resûlü'ne bu çirkin fiili yapınca kendi
kendime "Eğer gücüm ol­saydı, Resûlullah (s.a.v.)''in sırtından o pis şey­leri
alır atardım." dedim. Sırtına böyle şeyler konmuş ol­makla beraber, Allah Resûlü
tam bir huzur-u kalp ile sec­deye devam ediyor, başını kaldırmıyordu. Nihayet
bir şahıs gitti hâdiseyi Hz. Fatıma'ya haber verdi. Biraz sonra Fatıma geldi.
Biraz kızgınca idi. Hemen Resûlullah (s.a.v.)'in sırtına konmuş olan o pis
şeyleri aldı. Sonra Ebû Cehil ve taifesine dönüp, çıkıştı.  Resûlullah (s.a.v.)
nama­zını bitirince sesli olarak onlara beddua etti. Üç defa "Al­lah'ım,
Kureyş'i sana havale ediyorum." dedi. Resûlullah (s.a.v.)'in sesini ve
bedduasını duyan Ebû Cehil ve adam­larının gülüşmeleri kesildi. O, beddua­sına
devam ederek dedi ki:

 "Allah'ım hassaten Ebû Cehil'i, Ukbe'yi,
Utbe'yi, Şeybe'yi, Velid b. Muğire'yi ve Ümeyye b. Halefi sana havale ediyorum."

Muhammed'i hak peygamber olarak gönderen
Al­lah'a yeminle söylerim ki: Ben onun ismen saydığı bu kişilerin hepsinin de
Bedir savaşında öldüklerini gör­düm.

Şanı yüce olan Allah (c.c.) kıyamet günü dört
insanı dört sınıf insana hüccet olarak gösterir.

1. Zenginlere karşı, Davud oğlu Süleyman
(a.s.)'ı hüc­cet olarak gösterir. Zenginler: "Ya Rabbi,
malımız-mül­kümüz-servetimiz bizi meşgul etti. Onun için sana kulluk edemedik."
dediler mi Allah (c.c.) onlara Süley­man (a.s.)'ı gösterir, şöyle der:

"Sen Süleyman'dan daha zengin değildin. Onun
zenginliği O‘nu bana ibadetten alıkoymadı da seni mi alıkoydu?"

2. Esir ve kölelere karşı, Yusuf (a.s.)'ı hüccet
(örnek) olarak gösterir. Esir ve köleler: "Ya Rabbi, biz esir idik, köle idik.
Onun için sana kulluk edemedik." dediler mi Allah (c.c.) onlara Yusuf (a.s.)'ı
gösterir ve şöyle der:

"Bir zamanlar O da bir esir ve köleydi. O'nun
esir­liği ve köleliği kendisinin bana ibadet yapmasına mani olmadı da sizinki mi
mani oldu?"

3. Fakirlere karşı, İsa (a.s.)'ı hüccet
gösterir. Fakir­ler: "Ya Rabbi, ihtiyaç içinde oluşumuz bizi sana ibadet
et­mekten alıkoydu." dedikleri zaman Allah (c.c.) onlara şöyle der:

"Siz mi daha fakirdiniz yoksa İsa mı? O'nun
fakir­liği, kendisinin bana kulluk etmesine mani olmadı da sizinki mi mani
oldu?"

4. Hastalara karşı, Eyyüb (a.s.)'ı hüccet
gösterir. Has­talar: "Ya Rabbi, hastalığımız sana kulluk etmemize mani
oldu."dediler mi Allah (c.c.) onlara şu cevabı ve­rir:

"Sizin hastalığınız mı daha ağırdı, yoksa
Eyyüb'ün ki mi? Bunca ağır olmasına rağmen onun hastalığı kendisi­nin bana
kulluk etmesine mani olmadı da sizin ki mi mani oldu?"

Böylece kıyamet gününde Allah (c.c.) indinde
hiç­bir kimsenin kendisini mazur göstermesine imkan kalmaz.

Allah (c.c.)'ın rahmeti üzerlerine olsun,
eskiden salihler bir hastalığa, bir sıkıntıya maruz kaldılar mı, bun­dan
ferahlık ve sevinç duyarlardı. Zira onların na­zarında bu, geçmiş günahlarına
bir keffaret olarak ka­bul edilirdi.

Allah (c.c.) ondan razı olsun, Ebû Hüreyre
anlatır:

 Resûlullah (s.a.v.)'e sordular:

- Ya Resûlullah, insanların en çok musibetlere
du­çar olanları kimlerdir?

Buyurdular ki:

"Başta peygamberler, sonra salihler, sonra da
sıra­sıyla Allah'ın diğer sevgili kullarıdır."

Denir ki üç şey vardır ki, iyilik
hazinelerindendir. Bunlardan biri:

1. Verdiği sadakayı gizli tutmaktır.

2. Duçar olduğu acıları gizli tutup, Allah'a
şikayetçi olmayandır.

3. Maruz kaldığı musibetlerden dolayı Allah'a
karşı  ah vah etmemektir.

Vehb b. Münebbih anlatır:

- Havarilerden birinin kitabından şöyle bir
bölüm yazdım. Diyor ki: "Sana belâ ve musibet yollarından bir yol açılırsa,
gözün aydın, önüne peygamberlerin, salihlerin yolu açılmış demektir. Bolluk,
genişlik yolu açı­lırsa, derdine yan, onların yolundan ayrılmışsın de­mektir.

Bir defasında Feth el-Mevsılî darlığa düşmüştü.
Bu sı­rada şöyle dedi: "İlahî! Ne olurdu, bununla bana hangi ameli yüklediğini
bilseydim de, o ameli daha çok yapsay­dım."

[5]

 

[1]
A'raf, 7/99

[2]
Yusuf, 12/87

[3]
Zümer, 39/10

[4]
Ahkaf, 46/5

[5]
Fatma Keskin, Sabır, Misyon Yayınları.

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar