Şehid Olmak; Ölümsüz Hayata Göz Açmak.


Şehid Olmak

Şehid Olmak;
Ölümsüz Hayata Göz Açmak
 
Şehâdet, asıl olarak, "insanın
kendi nefsinde ve hayatta olup bitenlere şâhid olmasıdır." Bu kavramın diğer
yüzünü de "şehid olmak" oluşturur. Aslında şâhid olmakla şehid olmak,
birbirinden ayrı hususlar değildir. Aksine birbirlerini tamamlayan bir bütünün
parçası şâhid olmak ise, ikinci parçası ve sonucu da şehid olmaktır. İster
farkında olalım, istersek olmayalım; mü'minler olarak her gün kıldığımız beş
vakit namazlarımızda okuduğumuz Fâtiha sûresinde şehidliği temennî ediyoruz:
"Bizi doğru yola,
nimetlerine eriştirdiğin kimselerin yoluna eriştir." (Fâtiha: 1/6-7).
Cenâb-ı Allah'ın nimetlerine
erişen kullarından bir de şehidlerdir.
"Kim Allah'a ve peygambere
itaat ederse, işte bunlar, Allah'ın nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla,
şehidlerle ve sâlihlerle/iyilerle beraberdirler. Bunlar ne güzel arkadaştır!"
(Nisâ: 4/69).
Şehidlerle birlikte olmak veya
şehid olmak, sadece temenniye bağlı olan bir olay değil;  o bir yaşam biçimidir.
Savaşçı kimliğini kuşanmaktır. Siz şâhid olur da şehid gibi yaşarsanız neticede
şehid olursunuz. Rasûlullah (sa.s.) şöyle buyuruyor:
"Nasıl yaşarsanız öyle
ölürsünüz; nasıl ölürseniz öyle haşredilirsiniz."
Güzel ölmenin yolu, güzel
hayattan geçer. Güzel düşünen güzel yaşar, güzel yaşayan güzel ölür, güzel ölen
güzel haşredilir, güzel haşredilen de hayatına güzel yerde devam eder. Evet,
şehâdeti özlüyor ve gözlüyorsak, kendimizi kontrol etmeliyiz: Nasıl yaşıyoruz?
Eğer şehid gibi yaşıyorsak, biz zaten şehidliği fiilî olarak istiyoruz demektir.
Şehidlik, istenmekten çok yaşanılır. Daha doğrusu, canlı şehid olarak yaşamakla
şehidlik istenir.
"Ey iman edenler! Allah'tan
O'na yaraşır biçimde korkun ve ancak müslümanlar olarak ölmeye bakın." (Âl-i
İmrân: 3/102)
Şehidlik, ölümde zirvedir, en
güzel ölümdür. Bir mü'min, "nasıl olsa öleceğim, bundan kurtuluş yok, o halde en
güzel şekilde ölmenin çaresine bakayım!" diyerek gözünü zirveye dikmelidir. Hz.
Mûsâ ile yaptıkları mücâdeleyi kaybeden Firavun'un sihirbazları, iman ederek:
"âlemlerin Rabbine inandık, Mûsâ ve Hârun'un Rabbine." (A'râf: 7/121-122)
diyorlar. Fravun bu durum karşısında; "ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama
keseceğim, sonra hepinizi asacağım" (A'râf: 7/124) şeklinde tehditler
savuruyor. Ama, artık mü'min olan eski sihirbazlar, ölüme meydan okurcasına
sadece müslüman olarak ölmenin kaygısıyla şöyle diyorlar:
"Dediler ki; ‘Biz zaten
Rabbimize döneceğiz. Rabbimizin âyetleri gelince ona inandık diye bizden öç
alıyorsun. Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve bizi müslümanlar olarak
öldür." (A'râf: 7/125-126)
Bir insan, hangi halde yaşarsa
yaşasın, mutlaka bir gün Rabbine dönecek. Madem bu, hiç kimsenin kaçınamadığı
bir gerçek; o halde bu dönüş, neden Rabbimizin râzı olacağı en güzel şekilde
olmasın? Her durumda hayatta kalmaya çaba göstermek! Ne kadar boş bir uğraş!
Halbuki mârifet, hangi halde olursa olsun hayatta kalmak değildir;
mârifet/mahâret, müslüman (Allah'a teslim olmuş) bir fert olmaktır. Böyle
olduktan sonra, ister hayatta kal, istersen ölmüş ol; her ikisi de Rabbimizin
râzı olduğu bir durumdur.
"De ki: ‘Bize yalnız iki
güzellikten (gâzilik veya şehidlikten) birini gözetleyebilirsiniz. (Bundan başka
ne olabilir?) Ama biz, Allah'ın size ya kendi tarafından veya bizim ellerimizle
bir azap ulaştırmasını bekliyoruz. Haydi gözetin, biz de sizinle beraber
gözetleriz." (Tevbe: 9/52).
Gözü dünyaya (aşağıya, alçağa)
takılmış insanlar, zirveye bakamazlar ve gözü alçağa alışmış insanlar zirveden
ürkerler.
Şehidliğe susamanın yolu, ölümü
sevmekten geçer. Ölümü seven insanlar, ölümlerin en güzelini daha çok severler.
Ölüm nasıl sevilir? Dünyayı sevdiğiniz an ölümü sevemezsiniz. Hele şâhidliği/şehidliği
hiç sevemezsiniz. Eğer dünya, gözünüzde "sineğin kanadından daha değerli" ise,
ölümü sevip şehidliği arzulayamazsınız. Adını şehid olarak tarihe yazdıran
insanlara bakın. Onlar hakkında Hâlid bin Velid'in Bizans komutanına şöyle
dediği rivâyet edilir: "İşte size öyle bir orduyla geldim ki, sizin dünyayı
sevdiğiniz kadar onlar ölümü seviyorlar!" Şehidliğe susamışlığın psikolojisi bu
olsa gerek.
İslâm kültüründe şehidlik,
gerçek mânâda yaşamaya başlamanın adıdır. Şehidlik, aslında gerçek anlamıyla
ölmek istemeyen, hep yaşamak isteyen insanların ölüm şeklidir. Diğer insanlar
sadece ölürler; fakat şehidler ölmezler, insanlar bunu anlamasa da.[1]
Siz, zillet içinde yaşamayı yaşamak mı zannediyorsunuz? Şâhidlik ve şehidlik;
şerefsizliğe, zillete karşı koyulan bir tavırdır. Şehid, ya şereflice yaşamak
veya şereflice ölmekten başka bir üçüncü yol bilmeyen kahramandır.
Belirli bir amaca ulaşmak
gâyesiyle savaşımı seçen kişi için savaşı başlatmak, onu sürdürmekten daha
kolaydır. Savaşımın başlangıcında umutlar daha fazladır. Dayanışma daha
sağlamdır, hedefe ulaşma şevk ve isteği daha canlıdır ve hiç kuşkusuz yoldaki
tehlikeler de daha azdır. Ama savaşım doruğa çıkınca, yol dolambaçlaşıp kıvrımlı
bir hal alınca, hareket kurbanlar isteyip kanlılaşınca, özellikle de hedef zor
ulaşılabilir bir hedefse ve engeller çok fazla olup düşman bir türlü direnişten
vazgeçip siperini terk etmiyorsa, daha çok, savaşımı toyluk ve hamlıklarından
dolayı kendi zaaflarına has bir yorumla seçmiş bulananlar yolun yarısında, önce
kendilerine ve daha sonra da savaş arkadaşlarına şunu sorarlar: "Bu savaş
sürdürülmeye değer mi? Döktüğümüz bunca kana, çektiğimiz bunca sıkıntıya,
verdiğimiz bunca kayba rağmen ortada zaferden bir eser olmadığına göre acaba
hâlâ savaşı sürdürmek gerekir mi? Bu sıkıntıların huzura dönüşeceğinin garantisi
ve bu kanların hebâ olmayacağının güvencesi nedir?"
Soru şudur: Hangi öğreti, bu
kayıplar karşısında ve hâlâ zaferden herhangi bir eserin bulunmadığı bir durumda
savaşımın sürdürülmesini sağlayabilir? Hangi öğreti direnişe, savaşımı
sürdürmeye, sabırlılığa ve hedefe doğru ilerlemeye teşvik edebilir? Ve hangi
öğreti, bunları yapmaktan âcizdir? Şüphesiz bu soruların hepsine birden çok net
cevap verebilecek tek dâvâ, İslâm'dır. Çünkü İslâm, ölüm ötesine uzanan ebedî
bir hayatı kapsar. Ayrıca o, ölüm sonrası kurtuluşu ölüm öncesi kurtuluşa
bağlar. Bu yüzden İslâm, mensuplarını ölüme çağırırken gerçekte ölmeye değil;
yaşamaya çağırmaktadır.
İslâm dışı düzenler ise,
mensuplarını sadece ölmeye çağırırlar. Çünkü onların dünyasında "ölüm ateşi"
yoktur. İslâm dışı beşerî düzenler Allah'ı, cennet ve cehennemi olmayan, sadece
yalancı peygamberleri/önderleri olan uydurma dinlerdir. Bu düzen ve ideolojilere
şunu sormak gerekir: "Beni kendi yolunda ölmeye çağırdığında, karşılığında bana
ne vereceksin? Yoksa, ben sadece öleceğim, sen de geride rahat mı edeceksin?
Bana, öldükten sonra vereceğin bir cennet ve içinde süreceğim ebedî bir mutluluk
var mı? Bütün bunlardan yoksun isen beni ne diye kendi yolunda ölmeye
çağırıyorsun? Kısacası, sizler, uğrunda bir savaşım sürdürmeye ve ölmeye
değmezsiniz!"
Fakat, maalesef, günümüzdeki
beşerî düzenler sadece İslâm'a has olan şehidlik kavramını alıp tepe tepe
kullanıyorlar. Demokrasi şehidi, devrim şehidi, basın şehidi, görev şehidi...
Şunu tekrar tekrar belirtelim ki, uğrunda ölünen yol Allah yolu, ölen kişi
müslüman, ölenin niyeti de tamamen Allah'ın rızâsını kazanmak olmadıkça o şehid
olamaz. O boşuna ölmüştür. Rasûlullah (s.a.s.)'a; ‘adamın birisi şecaat için,
birisi ırk hamiyeti için, birisi riyâ için savaşıyor; hangisi Allah yolundadır?'
diye sordular. Peygamberimiz buyurdu ki:
"Kim Allah kelimesi yücelsin
diye savaşırsa, o Allah yolundadır."[2]

Kur'an şöyle emrediyor:
"De ki: ‘Namazım,
ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabbi Allah içindir." (En'âm:
6/162)
Özellikle beşerî düzenler,
kendilerini korumakla görevli olan asker veya polis, herhangi bir şekilde
birileri tarafından öldürüldüğü zaman, hemen, "şehid edildi" derler.
Müslümaların tâkip ettiği medya da, istisnâlar dışında, aynı nakaratı
dillendirir. Fakat aynı olayda ölenler arasında halktan mâsum vatandaşlar varsa,
onlara da "öldürüldü" derler. Yani, kısacası, bu düzenler, kendi amaçları
doğrultusunda ölenlere şehid deyip sonra da onları, kabul etmedikleri İslâm'ın
cennetine sokuyorlar! Dini ve İslâmî kavramları kullanıp müslüman halkın
inançlarını sömürmeye hakları yoktur. Cenneti ve cehennemi olmayan, sadece
yalancı peygamberleri olan düzenlerin İslâm'ın malı olan bu kavramı kullanmaya
hakları kesinlikle yoktur. Müslümanlar olarak, bu noktada uyanık olup beşerî
düzenlerin bizden çaldıkları kavramları, çarpıtılmış şekilde değil; İslâmî
kavramları yine kendi zemin ve şartları içerisinde İslâmî bir perspektifle
değerlendirmemiz gerekir.
Şehidler söylediklerini ve
yaşadıklarını kanlarıyla yazarlar. Bu yüzden o yazılar silinmez. Tarih onları
silemiyor ve unutturamıyor. Zâlimler ve müstekbirler de onları hayattan, tarih
yazmaktan ve tarih sahnesinden atamıyor. Şehidlerin kanlarıyla yazdıkları mesaj,
gün geçtikçe daha da derinleşip netleşiyor. Meselâ, şehid Seyyid Kutub'un
şehâdetiyle birlikte daha fazla tanındığını, mesajının daha fazla yankı
uyandırdığını söyleyebiliriz. Seyyid Kutub, sağ iken, bu kadar yaygın bir
şekilde tanınmıyordu. O şehid olmasaydı, öğretmenliği bu denli sürekli ve canlı
olamazdı. Tarih, aynı dönemlerde yaşayıp ölen nice insanları unutturduğu halde
Seyyid Kutub daha fazla tanınır hale geldi. Bugün az çok okuyan, düşünen ve
müslüman olduğunun farkında olarak yaşayan her müslüman tarafından
tanınmaktadır. Kim demiş ki Seyyid Kutub Öldü, hayır, o ölmedi! Tam aksine,
Allah yolunda yürüyen tüm mü'minlerin kalbinde yaşıyor. Şehidlere "ölüler"
denilmemesini ve onların yaşadığını bir başka açıdan da böyle anlamak gerekir.
Seyyid Kutub örneğini vererek söylediklerimiz tüm şehidler için geçerlidir.
Şehid kanı çok bereketli ve
verimli olduğundan sahibini gün geçtikçe daha fazla dallandırıp yeşertir.
Şehidin kaleminde mürekkep yerine kan vardır. Şehidlik bir zevktir. Onu yaşayan,
tekrar tekrar yaşamak ister. Zaten Rasûlullah da bir hadisinde cennete
gireceklerden hiç birinin oradan asla çıkmak istemeyeceklerini, sadece
şehidlerin oradan çıkıp dünya hayatına dönüp şehid oldukları ânı tekrar tekrar
yaşamak isteyeceklerini belirtiyor.[3]

Şehidlik, dâvâ edinilmiş şeyin
uğrunda kurban olmanın adıdır. İnfakta zirvedir. Bilindiği gibi infak; Allah
yolunda harcama yapmak mânâsına gelen bir Kur'an kavramıdır. Allah yolunda
sarfedilen maddî, mânevî her şey, infak kavramı içerisine girer. İnsan, sevdiği
şeyleri infak ettikçe dâvâsına olan samimiyetini ispatlamış olur. "Sevdiğiniz
şeylerden infak etmedikçe birre/iyiliğe ulaşamazsınız." (Âl-i İmrân: 3/92).
İnsanın dünyada sevdiği şeylerin en başında herhalde kendi canı gelir. Ama bir
insan en sevdiği şeyi olan canını dâvâsı uğruna veriyorsa, demek ki o insan
dâvâsını canından da üstün tutuyor demektir. Rabbimiz kitabında böyle kimseler
için "nefislerini cennet karşılığında Allah'a satmış kimseler" (Tevbe:
9/111)  buyuruyor. Kurban kelimesinin sözlük anlamı içerisinde "yakınlık, yakın
olma" mânâsı vardır. Kurban aynı zamanda kişinin arzu ve isteklerini Allah'a
sunma biçimidir.[4]
Şehid, kurban keserek değil; kurban olarak isteklerini Allah'a sunan kişidir.

Şehidlerin kanlı ve parçalanmış
cesetlerine bakarak çoğu zaman "acaba öldürülürken ne acılar çektiler, nasıl
dayandılar?..." gibi duygular taşıyabiliriz. Bu, olayın bize görünen cephesidir.
Bir de şehidin cephesinden olayı değerlendirelim. Bu konuda hadis-i şerif,
öğretiyor ki, şehidlerin öldürülürken duydukları acı, sineğin ısırmasına
benziyor. Olayın şehid tarafındaki cephesi o kadar tatlı olmasa, şehid cennetten
çıkıp o ânı tekrar tekrar yaşamak ister mi?
Bu değerlendirmelerden,
şehâdetin mutlaka kan ile sonuçlanacağı anlaşılmamalıdır. Gerçek öyle değildir.
Şehid, yatağında bile ölebilir. Nice insan vardır, cephede öldüğü halde, hatta
şehid zannedildiği halde şehid değildir; nice insan da vardır ki, kendisine
şehid denilmediği ve dünya ahkâmı yönünden şehid muâmelesi yapılmadığı halde,
yatağında öldüğü halde, âhiret açısından şehid hükmüne sahip olur. Önemli olan
kişinin şehid gibi yaşamasıdır.
"Allah Teâlâ'dan bütün
kalbiyle şehidlik dileyen bir kimse, yatağında ölse bile, Allah onu şehidlik
mertebesine ulaştırır."[5]

"Şehidliği gönülden arzu
eden bir kimse, şehid olmasa bile sevabına nâil olur."[6]

Bir mü'minin ölüm şekli kadar,
belki ondan daha fazla yaşayış şekli önemlidir. Ama, şu bir gerçek ki, hayata
şâhid olmaya ve hayatı Allah'ın istekleri doğrultusunda düzenlemeye
kalktığımızda da büyük bir ihtimalle şehidlik kapısı açılır. Bu yüzden şehâdeti,
şâhid olmak ve şehid olmak şeklinde çift yönlü, ama bir bütün olarak anlamamız
gerekir.
Nasıl öldüğümüz kadar, nasıl
yaşadığımız önemlidir. Biz şuna inanıyoruz ki, şehid gibi yaşadığımız zaman,
kanlı bir ölümle zâlimler tarafından öldürülmek şeklinde değil de; yatağımızda
ölsek bile ölümümüz en az hayatımız kadar bu dine hizmet edecektir.[7]
"Onlar öyle kimselerdir ki,
halk kendilerine ‘düşmanlarınız size karşı ordu topladı, onlardan korkun!' dedi
de bu, onların imanlarını artırdı ve ‘Allah bize yeter, hem O ne güzel vekîldir'
dediler." (Âl-i İmrân: 3/173)[8]  
            
 

 

[1]
Âl-i İmrân: 3/154.

[2]
Ebû Dâvud.

[3]
Buhârî, Cihad 21; Müslim, İmâre 109; Tirmizî, Fezâilu'l-Cihad 13, 25.

[4]
Mâide: 5/27.

[5]
Müslim, İmâre 157; Nesâî, Cihad 36; İbn Mâce, Cihad 15.

[6]
Müslim, İmâre 156.

[7]
Hasan Eker, A.g.e. s. 88-98

[8]
Ahmet Kalkan, Kur'an Kavram Tefsiri.

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar