Şefaat Kavramının Yozlaştırılması


Şefaat Kavramının Yozlaştırılması

Şefaat Kavramının Yozlaştırılması:

 
Tevhid akîdesinin
anlaşılmasında en önemli kavramlardan birisi de şefaat kavramıdır. Tevhid ve
şirk kavramları yeterince anlaşılmadan şefaat de anlaşılamaz. İşte bu sebeple
şefaat kavramı, kimi istismarcılar tarafından ustalıkla çarpıtılmakta ve
müslümanların temiz duyguları bazı çevreler yararına sömürülmektedir.
Kur'an'ın genel hatlarıyla
anlattığı "tevhid"den habersiz olanların, sadece şefaat kavramını değil; diğer
akîdevî kavramları da anlayabilmesi ve toplumsal yaşam içerisindeki istenilen
yere oturtabilmesi mümkün değildir. Müslümanların, Allah'ın koymuş olduğu
sınırları ve insanların o sınırlar içerisindeki yerini bilmesi gerekir. İnsanın
yapısı, özellikleri ve gücü çok iyi bilindiği takdirde toplum içerisinde bazı
insanların tuğyan edip haddi aşmaları, müstekbirleşerek Allah'ın sıfatlarına
müdahale etmeleri de anlaşılabilecektir.
Kur'an, her dönemde ve her
coğrafyada söz konusu olan şirkin temel özelliklerini açıklamış, şirk
tehlikesine karşı bilgili, uyanık ve tedbirli olmamızı istemiştir. Hüküm/kanun
koyucu, rızık verici ve bağışlayıcı olarak iman ettiğimiz Allah (c.c.), yaratma
ve rızık vermede tek ilâh olduğu gibi, hâkimiyet ve benzeri meselelerde ve her
konuda da tek ilâhtır. Şefaat meselesinde de durum böyledir. Kur'an'ın ilk
indiği dönemdeki câhiliyye toplumunda şefaat hususundaki sapık düşünceler ne
yazık ki günümüzde de mevcuttur. Kur'an'da şefaat kavramı anlaşılmadan,
câhiliyye toplumunun bu husustaki sapmaları da anlaşılamaz.
Şefaat kelimesinin anlamı, o
günkü câhiliyye toplumunda çok iyi biliniyor ve kullanılıyordu. Müşrikler kendi
putlarını Allah'a yaklaştırıcı olarak kabullendikleri[1]
gibi, âhiret gününde şefaat edeceklerine ve kendilerini azaptan kurtaracaklarına
da inanıyorlardı.
"Onlar Allah'ı bırakıp
kendilerine hiçbir zarar ve fayda veremeyecek şeylere tapıyorlar ve ‘bunlar,
Allah katında bizim şefaatçilerimizdir' diyorlar. De ki: ‘Siz Allah'a göklerde
ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Hâşâ! O, onların
şirk/ortak koştukları her şeyden uzak ve yücedir." (Yûnus: 10/18).
Allah katında (Allah'a rağmen,
O'nun izin vermediği) şefaatçiler olduğunu söylemek, Allah'ı gereği gibi
tanıyamamaktan kaynaklanır. Bu davranış, Allah'a iftira etmektir ki, bu da büyük
bir sapıklıktır.
Böyle bir iddia, dünkü
câhiliyye toplumunda olduğu gibi, bu günkü toplumda Kur'an'dan habersiz, gelenek
ve hurâfeleri kendisine din edinmiş kesimlerde de vardır. Kur'an dışı bir
geleneği din olarak kabul edip bunu yaşamaya çalışan bazı insanlar,
kurtuluşlarının Allah'a gerçek iman ve salih amellerde değil; salih veya veli
zannedilen zatlara bağlanmakta olduğunu, o insanların Allah'ın yanında özel bir
konumlarının bulunduğunu, bu sebeple onların isteklerini Allah'ın geri
çevirmeyeceğini iddia ediyorlar. Kur'an, putlara ve putlaştırılan insanlara
güvenmenin şirk olduğunu değerlendirerek "Allah, onların şirk/ortak
koştukları her şeyden uzak ve yücedir." buyuruyor. İnsanlara güvenmekten
ziyade, sâlih amel işlemeye dâvet ediyor.
"İleride gelecek bir günden
korkun ki, o günde hiçbir kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz. Hiç
kimseden şefaat kabul olunmaz ve fidye (bedel) de alınmaz. Onlara asla yardım
yapılmaz." (Bakara: 2/48)
"Ve öyle bir günden sakının
ki, o günde kimse kimseden yana bir şey ödeyemez, kimseden fidye kabul edilmez,
hiç kimseye şefaat fayda vermez, onlara hiçbir yardım da edilmez." (Bakara:
2/123).
O gün, öyle dehşetli bir gün
ki, herkes kendisini kurtarabilmek için çırpınıyor, özürler sayılıp dökülüyor,
güvenilen kişilerin veya şeylerin de kendileri gibi âciz olduğu anlaşılıyor.
Sapanlar ve saptıranlar birbirlerini suçluyor, bu yapılan ve söylenilenlerin
fayda vermediği anlaşılıyor. Herkes kazandıklarıyla rehin tutularak  hesaba
çekiliyor, zerre miktarı hayır ve şer karşılık görüyor, kimseye orada iltimas
geçilmiyor, haksızlık edilmiyor. İşte bu sebeple Allah Teâlâ bizi o günün
dehşetiyle uyarıp korkutuyor. Dünyada iken o gün için bir şeyler yapmamızı,
şefaatçiler edinmeye çalışmanın faydasız olduğunu, ancak kendi amellerimizle
korunabileceğimizi bildiriyor.
"Sizin O'ndan (Allah'tan)
başka ne bir şefaatçiniz, ne de bir velîniz vardır. Hâlâ düşünüp öğüt almıyor
musunuz?" (Secde: 32/4).
Allah o gün hâkimiyetin
tümüyle, tek hâkim olan Allah'a ait olduğunu bildirerek, bu hâkimiyette hiçbir
ortak ve aracının olmadığını, o gün insanların birbirlerinden farklılığının
bulunmadığını, özel statüye sahip hiçbir kimsenin olmadığını belirtiyor.
"O'nun izni olmadan kimse
konuşamaz." (Hûd: 11/105)
"Onlar Allah'tan önce söz
söyleyemezler." (Enbiyâ: 21/27)
"O gün öyle dehşetli bir
gündür ki, kimse konuşmaya cesaret edemez; Ancak o gün ruh ve melekler, sıra
sıra dizilirler. Rahman'ın izin verdiğinden başkası konuşamaz. (Rahman'ın izin
verdiği) konuşan da doğruyu söyler." (Nebe': 78/38)
"Konuşmak" kelimesi ile şefaat
kast edilmektedir. Şefaat için ise iki şart vardır. Birincisi, Allah kime izin
verirse o konuşacaktır; ikincisi ise, konuşan kimse doğru ve gerçek olanı
söyleyecektir. Diğer bir husus ise şöyle belirtilmiştir:
"Allah'ın huzurunda, izin
verdiği kimselerden başkasının şefaati fayda vermez. Öyle ki, onların
kalplerinden korkuları giderilince denilir ki, ‘Rabbiniz ne buyurdu?' Onlar da:
‘Hakkı buyurdu, O çok yücedir, çok büyüktür' derler." (Sebe': 34/23)
Fayda verecek şefaat Allah'ın
izin verdiğidir. Kur'an'dan, tevhidden habersiz insanlar, kendilerine şefaatçi
edindiklerinin de Allah'ın azabından korktuklarını anlayamıyor veya anlamak
istemiyorlar. Yukarıda metni verilen uzun hadis-i şerifte peygamberlerin bile
"nefsî, nefsî" diyecekleri, kendi kurtuluşlarını düşünüp korkacakları bir günde
kolay sığınak arıyorlar. Halbuki şefaat ancak Allah'tan gelecek izinle
olacaktır. Ondan önce de insanların kendi sınavlarını vermeleri ve korkularının
giderilmesi gerekir. Eğer sınavını başarıyla vermiş, korkuları giderilmemişse, o
da kendisi için yardım bekleyecektir. Zira kazandıklarıyla helâke sürüklenenler
için şefaatçi yoktur. Onlar için çılgın alevli bir azap vardır.[2]
Çünkü onlar iman etmemişlerdi, iman edenleri ise hayatlarını isyan içerisinde
geçirmişlerdir. Onlar kazandıklarıyla helâke uğramışlardır.
Peygamberimiz, kızına şöyle
söyler:
"Ya Fatıma! Nefsini ateşten
kurtar. Çünkü ben, senin için Allah'tan bir şeyi savamam."[3]

Görüldüğü gibi, Allah'a yakın
olmak için, Peygamberimiz'in kızı dahi olmak yetmiyor. Mutlaka Allah'ın razı
olacağı ameller içinde olmak gerekiyor.
Âyetlerde geçen Allah'ın şefaat
için izin verdiği kimselerin kimler olduğu, bunların bu izne ulaşmalarının
sebebi, verilecek iznin hangi boyutta olduğu gibi hususlar Kur'an ışığında
açıklığa kavuşturulması gereken hususlardır. Bu meseleler aydınlanmadığı sürece,
nice insan "Medet ya Abdülkadir Geylânî!, Yetiş ya Hızır, yardım et! Ey şeyhim
bana şefaat et!"  demeye devam edecektir.
Birinci mesele, Allah
tarafından kime şefaat etme izni verileceğidir. Öncelikle şunu unutmamalıyız
ki; "şefaatin tamamı Allah'ındır." (Zümer: 39/44). Yani hiç kimsenin
böyle bir yetkisi yoktur ve böyle bir cesarette de bulunamaz. Kime şefaat için
izin verip vermeyeceği ise tamamen Allah'a aittir. Şefaat izni verileceklerden
birisi meleklerdir.
"Göklerde nice melek var ki,
onların şefaatleri, dilediği ve hoşnut olduğu kimse için Allah'ın izin vermesi
dışında bir işe yaramaz." (Necm: 53/26).
Diğer bir âyette ise, "Onlar
şefaat etmeğe mâlik değillerdir. Ancak bilerek Hakka şehâdet edenler
müstesnâdır." (Zuhruf: 43/86) denilmektedir. Âyette belirtildiği gibi,
şefaat edebilme yetkisi verilecek insanın, bilinçli bir şekilde hakka şehadet
etmesi, kelime-i tevhidin anlamını bilerek iman etmesi ve ihtiva ettiği anlamı
bilinçli bir şekilde yaşantısına aktarması gerekir. Şâhit olanın tâğuta, tâğutî
sisteme karşı tevhidin mücadelesini yükseltmesi, kâfir düzenleri reddederek
Allah'ın dinini yeryüzünde hâkim kılma çabasını Kur'anî bir üslûpla sergilemesi
gerekiyor.
"O gün, Rahman olan Allah'ın
kendisine izin verdiği ve  sözünden  hoşlandığı  kimseden  başkasının şefaati
fayda vermez." (Tâhâ: 20/109).
Fayda verecek şefaat, kendisine
izin verilen, sözünden hoşnut olduğu, dilindeki şehâdetle tavırları bütünleşen,
âlemlerin rabbine iman ederek tâğutu reddeden, kopması mümkün olmayan sapasağlam
bir kulpa/tevhide yapışarak Allah'ın dininin mücadelesini verenin şefaatidir.

İkinci mesele; kimlere ve
niçin şefaat edileceğidir. Kimlerdir bu aziz insanlar? Allah'ın merhamet ve
ihsanına ulaşacak olan bu insanlar, hangi amelleri ile bu rahmete
ulaşabilmişlerdir?
"Rablerinin huzurunda
toplanacaklarından korkanları Kur'an'la inzâr et/uyar. Onlar için Allah'tan
başka ne bir velî (dost), ne de şefaatçi vardır. Umulur ki, Allah'tan korkup
sakınırlar." (En'am: 6/51).
Allah ilk şefaat edilecek
topluluğu ve onların şefaatçilerini açıklıyor. Onlar ki; âhirete iman etmiş, o
gün Rablerinin huzurunda toplanacaklarının bilincinde ve o günün hesabının
dehşetinden korkan insanlardır. Bunlar Kur'an'la uyarılıyorlar. Kur'an onların
dünya hayatındaki yaşantılarını düzenliyor. Bunlar Kur'an'la şekilleniyor ve
bulundukları ortamı da Kur'an'la şekillendirmeye çalışıyorlar. İşte bunlar,
hesabı nasıl verebilecekleri hususunda korkarak, korktukları şeye uğratılmamak
için korunmaya çalışanlar ve korunarak muttakî (takva sahibi) olanlardır. İşte
onların velîsi ve şefaatçisi Allah'tır. Çünkü şefaat izni veren Allah'tır ve
şefaat edilecek insanlar da Allah'ın râzı olduklarıdır.
"(Onlar) Allah'tan önce söz
söyleyemezler; ancak O'nun emri üzerine iş yaparlar. Allah onların yaptıklarını
ve yapmakta olduklarını bilir. Onlar Allah'ın hoşnut olduğundan başkasına şefaat
edemezler. Onun korkusundan titrerler." (Enbiyâ: 21/27-28).
O gün Allah'tan önce
konuşabilecek hiçbir kimse yoktur, onlar Allah korkusundan tir tir titrerler.
Acaba bugün kurtulabilecek miyiz derler. Değil birilerine şefaat
edebileceklerini düşünmek, bu düşünce akıllarının ucundan bile geçmez.
Öncelilkle kendi hesaplarını vermeye çalışırlar, ne zaman ki onların korkuları
giderilir; ancak o zaman biraz olsun rahatlarlar; işte o zaman huzura
kavuşturulurlar. Ama onlar o durumdayken bile Allah'ın önüne geçemez,  ondan
önce söz söyleyemezler. Ne zaman ki Allah bu durumlarından sonra onlara izin ve
emir verir, ancak o zaman iş yaparlar, alîm olan Allah onların yaptıkları ve
yapacakları işi çok iyi bilir. Onlara orada, kimseye iltimas geçmek için izin
verilmez, sadece Allah onlara ikramda bulunur. Onlar cennete girecek insanlar
için aracılık etmeye memur edilmişlerdir, cennete girecek insanları tesbit etmek
için onlara yetki verilmemiştir. Bu durum ise, Allah'ın bir lütfu ve ikramıdır;
onu dilediğine verir.
Ancak bu insanları biz dünyada
iken isimleriyle, falan insandır şeklinde tanıyamayız. Zira bu yetki Allah'a
aittir, tesbit edecek olan da Allah'tır. Filan velî, falan sâlih insan şefaat
edecektir iddiasında bulunmak, Allah adına konuşmaktır ve Allah'a yalan
isnadında bulunmaktır. Allah kıyamet günü bu görevi vereceği insanı kendisi
belirleyecek ve o insan da bu görevi yerine getirirken Allah'tan bağımsız
hareket etmeyecektir; davranışlarını Allah'ın hoşnut olmasına göre
ayarlayacaktır. Şefaat edilecek insanlar da, Allah'ın kendilerinden râzı olduğu
kimselerdir. Onlar, bir Allah'a iman etmiş, dünyada iken kendi nefsî istek ve
arzularına göre değil; Allah'ın Kur'an'da bildirdiği şekilde yaşamışlardır.
Zayıf düşürülmüş olmalarına rağmen imanın verdiği güçle Allah'ın dinini
yeryüzüne hâkim kılabilmek için mücadele etmişlerdir. Bu mücadele esnasında
karşılarına çıkan zorlukları aşmasını bilmiş, yapılan dünyevî teklifleri
kabullenmeyip sadece Rablerinin rızâsını dilemişlerdir. Böylece Allah da
onlardan râzı olmuştur. İşte şefaat olunacak insanlar, işte kurtuluşa erecek
insanlar bunlardır. Şefaat etme yetkisi verilecek olanlar, bu vasıflara sahip
olanlara şefaat edecektir.
Üçüncü mesele; şefaate
ulaşamayacak insanların kimler olduğudur. Bu insanları Kur'an bize şöyle
tanıtıyor:
"Dünya hayatını ve onun
güzelliklerini isteyenlere, orada işlediklerinin karşılığını tam olarak veririz
ve onlar orada hiçbir eksikliğe de uğratılmazlar. İşte onlar, âhirette kendileri
için ateşten başka hiçbir şeyleri olmayan kimselerdir. (Dünyada) yaptıkları da
boşa gitmiştir. Hâlen yapmakta oldukları şeyler zaten bâtıldır." (Hûd:
11/15-16)
Dünyayı ve güzelliklerini
arzulayıp onun için çalışıp çırpınanlar, dünyada yaptıklarının karşılığını
eksiksiz olarak alacaklardır. Kazandıklarıyla Allah'a şükretmeleri, O'nun
yolunda infakda/harcamalarda bulunmaları gerekirken; ölümü, âhireti unutarak
dünyanın geçici zevklerine aldananları ölüm yakaladığı zaman onlar için ateşten
başka bir şey yoktur. Onlar kazandıklarıyla nefislerine zulmetmiş, kendilerini
helâke sürüklemişlerdir.
"Ey Muhammed! Onları
yüreklerin ağıza geleceği, tasadan yutkunacakları, yaklaşan kıyamet günü ile
inzâr et/uyar. Zâlimlerin ne bir dostu, ne de sözü dinlenecek bir şefaatçisi
olur." (Mü'min: 40/18)
"Ey iman edenler,
alışverişin, dostluğun ve şefaatin olmayacağı gün gelmeden evvel, sizi
rızıklandırdıklarımızdan infak edin. Kâfirler, onlar kendilerine yazık
edenlerdir." (Bakara: 2/254)
"Onlar Kitabın haber verdiği
sonuçtan başka bir şey mi bekliyorlar? Sonuç gelip çattığı gün, önceleri onu
unutmuş olanlar, 'Rabbimizin peygamberleri şüphesiz bize gerçeği bildirmişti,
şimdi bize şefaat edecek var mı ki, şefaat etsin; yahut geriye döndürülsek de
yaptıklarımızın başka türlüsünü yapsak' derler. Doğrusu uydurdukları şeyler
onları bırakıp kaçmışlardır." (A'râf: 7/53)
"Koştukları ortakları, artık
şefaatçileri değildir. Ortaklarını inkâr ederler." (Rûm: 30/13)
"Orada putlarıyla çekişerek,
'vallahi biz apaçık sapıklık içerisinde idik, çünkü biz sizi âlemlerin rabbine
eşit tutmuştuk, bizi saptıranlar ancak suçlulardır. Şimdi bizim için ne bir
şefaatçi var, ne de yakın bir dost. Keşke geriye dönüşümüz olsaydı da, iman
edenlerden olsaydık'  derler." (Şuarâ: 26/97-102).
Allah'a, birtakım putları ve
put edinilen şeyleri ortak koşan müşrikler için şefaat edilmeyecektir, onlar
orada birbirlerini suçlayacaklar, şefaatçi edinenler ise dünyaya döndürülmeyi
arzulayacaklar, yaptıkları yanlışları bir daha yapmamak için ve yapmaları
gerekirken yapmadıkları şeyleri yapabilmek için. Ancak onlar için bir daha dönüş
olmayacaktır. Âyetlerden anlaşıldığı gibi kâfirler, zâlimler, müşrikler ve
müşrik müstaz'aflar için şefaatçi yoktur.[4]

 

[1]
Zümer: 39/3.

[2]
En'am: 6/70.

[3]
Buhâri, Müslim, Tirmizi.

[4] Cafer
T. Soykök, Haksöz 67, s. 35-38.

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar