Hadis-i Şeriflerde Buhl/Cimrilik Kavramı


Hadis

Hadis-i Şeriflerde Buhl/Cimrilik Kavramı

                                                                                                                                            

"Cimrilikten sakınınız. Çünkü cimrilik, sizden
önceki milletleri helâk etmiştir. "
(Müslim, Birr 56)

"Her sabah gökten iki melek iner. Birisi: 'İlâhî
İnfak edene karşılığını ver'; diğeri: 'Allah'ım! Cimrilik edene de telef ver
(malını yok et)' diye duâ ederler." (Buhârî,
Zekât 27, 28; Müslim, Zekât 57, hadis no: 1010)

"...Cimri kişi Allah'a uzak, Cennet'e uzak,
insanlara uzak ve Cehennem ateşine yakındır"
(Tirmizî, Birr 40)

"Yarım hurma ile de olsa (onu Allah yolunda
infak ederek) ateşten/Cehennemden korunun!"
(Buhârî, Zekât 9, 10, Menâkıb 25, Rikak 49, 51,
Edeb 34, Tevhid 36; Müslim, Zekât 66-68; Tirmizî, Kıyâmet 1, Zühd 37; Nesâî,
Zekât 63, 64; İbn Mâce, Mukaddime 13, Zekât 28)

"Allah'ım! Âcizlikten, tembellikten,
korkaklıktan, düşkünlük derecesine varan ihtiyarlıktan, cimrilikten Sana
sığınırım. Yine, kabir azâbından Sana sığınırım, hayat ve ölüm fitnesinden Sana
sığınırım." (Buhârî, Deavât 38, 40,
42, Cihad 25; Müslim, Zikr 52, hadis no: 2706; Tirmizî, Deavât 71, hadis no:
3480-3481; Ebû Dâvud, Salât 367, h. no: 1540, 1541, Hurûf 1, h. no: 3972; Nesâî,
İstiâze 6, h. no: 8, 257-258)

"...Cimrilikten sakının. Zira cimrilik, sizden
önce yaşayan insanları, birbirini boğazlamaya ve dokunulmaz haklarını çiğnemeye
götürmek sûretiyle perişan etmiştir."
(Müslim, Birr 56, hadis no: 2578)

"Hırstan kaçınınız. Çünkü o, sizden öncekileri
helâke götürmüştür. Hırs, onlara cimriliği emretti, cimri oldular. Onlara sıla-i
rahmi (akrabalık münâsebetlerini) kesmeyi emretti, kestiler."
(Ahmed bin Hanbel, II/160)

"Cömert kişi, Allah'a yakın, Cennet'e yakın,
insanlara yakın ve Cehennem ateşinden uzaktır. Cimri kişi, Allah'tan uzak,
Cennet'ten uzak ve Cehennem ateşine yakındır. Cömert câhil, ibâdet eden cimriden
Allah'a daha sevimlidir" (Tirmizî,
Birr 40)

"Cimri ile cömerdin durumu, göğüsleri ile
köprücük kemikleri arasına zırh giyinmiş iki kişinin durumuna benzer. Cömert,
sadaka verdikçe, üzerindeki zırh genişler, uzar, ayak parmaklarını örter ve ayak
izlerini siler. Cimri ise, bir şey vermek istediğinde zırhın halkaları birbirine
iyice geçer, onu sıkıştırır; genişletmek için ne kadar çalışsa da başaramaz."
(Buhârî, Cihad 89, Zekât 28, Talâk
24, Libâs 9; Müslim, Zekât 76-77; Nesâî, Zekât 61)

"İnsanda bulunan en şerli şey aşırı cimrilik ve
şiddetli korkudur." (Ebû Dâvud, hadis
no: 2511)

"Cehennem bozguncu, cimri ve başa kakıcı her
insana yakındır." Bir diğer rivâyette
ise şöyle buyrulmuştur: "Cennete bozguncu, cimri ve başakakıcı giremez."
(Tirmizî, Birr 41, hadis no: 1964)

"Kim helâl kazancından bir hurma kadar sadaka
verirse, -ki Allah, helâlden başkasını kabul etmez- Allah o sadakayı kabul eder.
Sonra onu dağ gibi oluncaya kadar, herhangi birinizin tayını büyüttüğü gibi,
sahibi adına ihtimamla büyütür." (Buhârî,
Zekât 8, Tevhid 23; Müslim, Zekât 63, 64; Tirmizî, Zekât 28; Nesâtî, Zekât 48;
İbn Mâce, Zekât 28)

"Kesenin ağzını sıkma! Allah da sana sıkarak
verir! İnfak et, sayıp durma; Allah da sana karşı nimetini sayıp esirger. Paranı
çömlekte saklama, Allah da senden saklar."
(Müslim, Zekât 88; Buhârî, Zekât 21; Ebû Dâvud,
Zekât 46; Tirmizî, Birr 40; Nesâî, Zekât 62)

"Şâyet şu gördüğünüz ağaçlar kadar hayvanım
olsaydı, onların tamamını size paylaştırırdım. Siz de benim cimri, yalancı ve
korkak olmadığımı görürdünüz!" (Buhârî,
Cihad 24, Humus 19)

"Sadaka vermek malı eksiltmez. Kul başkalarının
hatalarını bağışladıkça Allah da onun şerefini arttırır. Kim Allah için alçak
gönüllü davranırsa, Allah da onu yükseltir."
(Müslim, Birr 69; Tirmizî, Birr 82)

"Ey Âdemoğlu! İhtiyacından fazla olan malını
sadaka olarak vermen senin için iyi; vermemen kötüdür. İhtiyacına yetecek
kadarını elinde tutmmandan dolayı ayıplanmazsın. İyiliğe, geçimini
üstlendiklerinden başla. Veren el, alan elden üstündür (unutma)."
(Müslim, Zekât 97; Tirmizî, Zühd 32)

Bir kimse "Müslümanın hangi ameli daha
hayırlıdır?" diye Rasûlullah (s.a.s.)'a sordu. Hz. Peygamber de şöyle buyurdu:
"Tanıdık tanımadık herkese yemek
yedirmen ve selâm vermendir." (Buhârî,
İman 6, 20, İsti'zân 9, 19; Müslim, İman 63; Nesâî, İman 12; İbn Mâce, Et'ıme 1)

"Ey Âdemoğlu! (Allah için) infak et ki, sana da
infak olunsun!" (Buhârî, Tefsîru sûre
(11) 2, Nefekat 1, Tevhid 35; Müslim, Zekât 36, 37; İbn Mâce, Keffârât 15)
        

"Gıbta edilecek kişilerden biri de
cömertlerdir." (Buhârî, Temennâ 5;
Tevhid, 45)

"Üstteki el alttaki elden hayırlıdır/üstündür.
Üstteki el, veren; alttaki el ise dilenip alan eldir."
(Buhârî, Zekât 18, 50; Müslim, Zekât 94, 95, 96,
97, 106, hadis no: 1033; Ebû Dâvud, Zekât 28; Nesâî, Zekât 50, 52, 53, 93, h.
no: 5, 61; Tirmizî, Zühd 32, Kıyâmet 39; Muvattâ, Sadaka 8, h. no: 2, 998)

"Üstteki el, alttaki elden daha hayırlıdır.
Harcamaya, geçimini üstlendiklerinden başla! Sadakanın iyisi, ihtiyaç fazlası
maldan verilendir. Dilenmekten sakınmak isteyenleri, Allah iffetli kılar. Halka
karşı tok gözlü davranmak isteyenleri de Allah, insanlara muhtaç olmaktan
kurtarır." (Buhârî, Zekât 18, Vesâyâ
9, Nefekat 2; Müslim, Zekât 95; Ebû Dâvud, Zekât 39; Nesâî, Zekât 53, 60)

"Kim ihtiyaç içine düşer de bunu insanlara
açarsa, ihtiyacı kapanmaz. Kim de ihtiyacını Allah'a arzederse, Allah'ın, hemen
veya ileride o kimseye rızık vermesi umulur."
(Ebû Dâvud, Zekât 28; Tirmizî, Zühd 18)

"Kim bana, halktan hiçbir şey istemeyeceğine
dair söz verirse, ben de ona cenneti garanti ederim."
(Ebû Dâvud, Zekât 27; Tirmizî, Zühd 61)

Hz. Ömer (r.a.) şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.s.),
arada sırada bana gâzîlik bahşişi verirdi. Ben de kendisine: ‘Bunu benden daha
fakir, ihtiyaç içinde kıvranan birine verseniz' derdim. Rasûlullah (s.a.s.) de
cevaben şöye derdi: "Sen bunu al! Göz
dikmediğin ve istekli de olmadığın halde sana gelen böylesi malı al. Kendine mal
et, ister ye, ister tasadduk et! Fakat böyle olmayan bir malın peşine de düşme!"
(Buhârî, Zekât 51, Ahkâm 17; Müslim,
Zekât 110; Nesâtî, Zekât 94)

"Müslüman olan, yeterli geçime sahip kılınan ve
Allah'ın kendisine verdiklerine kanaat etmesini bilen kurtulmuştur."
(Müslim, Zekât 125; Tirmizî, Zühd 35)

"Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil; gönül
tokluğudur." (Buhârî, Rikak 15;
Müslim, Zekât 130; Tirmizî, Zühd 40; İbn Mâce, Zühd 9)

"Gerçekten şu mal çekici ve tatlıdır. Kim onu
hırs göstermeksizin alırsa, o malda kendisine bereket verilir. Kim de ona göz
dikerek hırs ile alırsa, o malın bereketi olmaz. Böylesi kişi, yiyip yiyip de
bir türlü doymayan obur gibidir. Üstteki (veren) el, alttaki (alan) elden daha
hayırlıdır." (Buhârî, Vesâyâ 9, Cihad
27, Zekât 47, 50, Humus 19, Rikak 7, 11; Müslim, Zekât 96; Tirmizî, Fiten 26,
Zühd 41; Nesâî, Zekât 50, 80, 93; İbn Mâce, Fiten 19)

"İki kişinin yiyeceği üç kişiye, üç kişinin
yiyeceği de dört kişiye yeter."
(Buhârî, Et'ıme 11; Müslim, Eşribe 178; Tirmizî, Et'ıme 21)

"Bir kişinin yiyeceği iki kişiye, iki kişinin
yiyeceği dört kişiye, dört kişinin yiyeceği ise sekiz kişiye yeter."
(Müslim, Eşribe 179-181; Tirmizî, Et'ıme 21; İbn
Mâce, Et'ıme 2)

"Eş'arîler, gazâda azıkları tükenmeye yüz
tuttuğu veya Medine'de ailelerinin yiyeceği azaldığı zaman, yanlarında ne varsa
getirip bir yaygıya dökerler. Sonra bunu bir kapla aralarında eşit olarak
paylaşırlar. İşte bu sebeple Eş'arîler Bendendir, Ben de onlardanım."
(Buhârî, Şirket 1; Müslim,
Fezâilu's-Sahâbe167)

"Yalnız şu iki ikimseye gıpte edilmelidir: Biri,
Allah'ın kendisine verdiği malı Hak yolunda infak edip tüketen kimse; diğeri,
Allah'ın kendisine verdiği ilimle yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına
öğreten kimse." (Buhârî, İlim 15,
Zekât 5, Ahkâm 3, İ'sitâm 3; Müslim, Müsâfirîn 268; İbn Mâce, Zühd 22)

"Yalnız şu iki kişiye gıpte edilmelidir: Biri,
Allah'ın kendisine verdiği Kur'an ile gece-gündüz meşgul olan kimse; diğeri,
Allah'ın kendisine verdiği malı gece-gündüz infak edip harcayan kimse."
(Buhârî, Temennî 5, Tevhid 45; Müslim,
Müsâfirîn 266, 267; İbn Mâce, Zühd 22)

"Sadakanın en iyisi (insanın sağ iken) bizzat
kendisinin vereceği sadakadır. Sadaka sağ iken, malınız elinizde iken,
istediğiniz kimseye istediğiniz kadar verdiğinizdir. Yoksa can boğaza geldikten
sonra geç kalmış olursunuz. Sizden sonrakiler istediklerini yapar."
(Buhârî, Vesâya 14)

Ahnef İbnu Kays anlatıyor: "Ben Kureyş'ten bir
grubla oturuyordum. Oradan Ebu Zerr (r.a.) geçti. Şöyle diyordu: "Mal
biriktirenleri, cehennem ateşinde kızdırılan taşlarla müjdele. Bu kızgın taşlar
onların her birinin memelerinin uçlarına konacak, tâ kürek kemiklerinden
çıkacak; kürek kemiklerine konacak, ta meme uçlarından çıkacak. (Böylece)
çalkalanıp duracaklar" dedi. Bu konuşmayı dinleyenler başlarını indirdiler.
Onlardan hiçbirinin bu adama cevap verdiğini görmedim. Bunun üzerine adam dönüp
gitti. Ben de peşinden onu takip ettim. Nihayet bir direğin dibine oturdu. 'Bu
adamların, senin kendisine söylediklerinden hoşlanmadıklarını görüyorum' dedim.
Şu cevabı verdi: "Bunların hakikaten hiçbir şeye aklı ermiyor. Dostum
Ebu'l-Kaasım (s.a.s.) bir keresinde beni çağırdı. Yanına varınca bana:
"Uhud'u görüyormusun?" dedi. "Evet, görüyorum" dedim. Bunun üzerine:
"Bunun kadar altınım olmasını istemem, (olsaydı) üç dinar  müstesna hepsini
infak ederdim" buyurdu. Ebû Zerr (r.a.) önceki sözünü te'kiden: "Bu
(Kureyşliler var ya) dünyayı topluyorlar hiçbir şeye akılları ermiyor" dedi.
Ben: 'Seninle bu Kureyşli kardeşlerinin arasında ne var ki, onların yanına
uğramıyor, onlardan birşey almıyorsun?' dedim. Ebû Zerr: "Hayır! Rabbine yemin
ederim, taa Allah ve Resûlüne kavuşuncaya kadar ben onlardan ne dünyalık 
isterim ne  de kendilerine din nâmına bir şey sorarım" dedi. Ben tekrar: 'Şu
ihsan meselesi hakkında ne dersin?' dedim. "Sen onu al. Çünkü, bugün onda bir
nafaka var. Ancak, bu ihsan dinin karşılığında yapılırsa, bırak alma!" dedi.
(Buhârî, Zekât 4; Müslim, Zekât 34, hadis no: 992)

Bir başka rivayette şöyle denmiştir: "Ben
Rasûlullah (s.a.s.)'la beraber yürüyordum. O, Uhud dağına bakıyordu. Bir ara:
"Evimde üç gece kalacak altınım olsun istemem. Ancak üzerimdeki bir borç
sebebiyle tek dinarı koruyabilir, geri kalanın da Allah'ın kullarına şöyle şöyle
dağıtılmasını emrederdim" dedi ve elleriyle önüne, sağına soluna dağıtma işareti
yaptı." (Buhârî, Zekât 4; İstikrâz 3, Bed'u'l-Halk 6; İsti'zân 30, Rikak 13,
14; Müslim, Zekât 34, hadis no: 992)

Açıklama: Yukarıdaki rivâyet Ebu Zerr Gıfarî
hazretlerinin mizacına muvafık bir mahiyet arzeder. Ebu Zerr hazretleri (r.a.)
Ashab arasında son derece zâhid bir zattır. Onun nazarında dünya servetlerinin,
tereffühün hiçbir  değeri yoktur. Mal biriktirmek, lüks, debdebe ona göre
haramdır. Onun, zühd mesleğindeki ifratı sebebiyle Ashab'ın büyük çoğunluğundan
ayrılarak, ümmetin çoğunluğuna tavsiye edilmeyecek hususî bir yolda gitmiş
olduğunu ayrıca belirteceğiz.

Nevevî, yukarıdaki rivâyette Ebû Zerr (r.a.)'in
kendi mezhbine delil bulduğunu söyler. Çünkü ona göre, ihtiyaçtan fazla mal
biriktirmek, Kur'ân'da haram olduğu belirtilen kenz'dir. Halbuki ümmetin
sevkedileceği cadde-i kübra cumhurun yoludur. Cumhru-u ulema ise zekâtı verilen
malı kenz kabul etmez, helal addeder. Ashabtan pekçoğu ticaretle meşgul olup
büyük sermaye biriktirmiştir. Ama onlar zekâtını verince buna kenz
dememişlerdir, haram addetmemişlerdir.

Kadı İyaz, Ebu Zerr'in tutumunu şöyle yorumlar:
"Sahih olan şudur ki, Hz. Ebu Zerr (radıyallahu anh)'in inkâr ettiği husus,
Beytü'l-Mal'den kendileri için mal alıp bunları yerli yerine harcamayan
sultanlarla ilgilidir."

Nevevî haklı olarak buna katılmaz ve bu yorumun
yanlış olduğunu söyler. "Çünkü der, Ebu Zerr (r.a.) zamanındaki sultanlar onun
dediği gibi değillerdi. Onların Beytü'l-Mâl'e ihanetleri yoktu. Onlar Hz. Ebû
Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman (r.a.) idiler. Nitekim Ebu Zerr (r.a.) Hz. Osman'ın
sağlığında 32 hicrî yılında vefat etmiştir."

Bu meseleyi, Ashâbın arasında mevcut diğer
ihtilâflı mes'elelerden biri gibi görmek en uygundur. Onların hepsi âyet ve
hadisleri yorumlamada, ictihad yapmada yetki sâhibidirler. İsâbet de edebilirler
hata da. İsabetin mi'yarı çoğunluğun tercihidir. Çünkü Rasûlullah (s.a.s.)
ümmetin dalâlet üzerinde ittifak etmeyeceğini müjdelemiştir. Dolayısıyla, Ebû
Zerr (r.a.)'in görüşünü tercih ve iltizam ederiz.

Zamanımızda bir kısım Müslümanlar, Ebû Zerr
hazretlerinin para ve lüks karşısındaki tutumunu, kendi siyasî görüşlerine uygun
bularak, diğer sahâbeleri alçaltıcı bir tavırla, Ebu Zerr (radıyallahu anh)'i
tebcîl cihetine gidiyorlar. Mâkul ve İslâmî bulmadığımızı belirtmek isteriz.
Ehl-i Sünnet, Ashabtan hiçbirine küçültücü tavır takınmayı tasvib etmez. Böylesi
bir ayırım gulat-ı Şia'nın işidir. (İ. Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi,
Akçağ Yayınları, 3/165-166)

Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: "Hz. Peygamber
(s.a.s.) Kâbe'nin gölgesinde otururken yanına geldim. Beni görünce: "Kâbe'nin
Rabbine kasem olsun onlar zararda" buyurdu. Ben: 'Ey Allah'ın Rasûlü, annem
babam sana feda olsun, onlar kimlerdir?' dedim. Buyurdu ki: "Onlar malca çok
olanlardır. Ancak -eliyle ön, arka, sağ ve sol taraflarını göstererek-
şöyle şöyle bol bol vermelerini emredenler müstesnâ" dedi ve hemen ilâve
etti: "Böyleleri ne kadar az! Şunu bilin ki, devesi, sığırı, davarı olup da
zekâtını vermeyen her insan kıyamet günü, o malları, mümkün olan en iri ve en
semiz şekilde karşısına çıkıp, sırayla boynuzlarıyla toslayacak, ayaklarıyla
çiğneyecek. Sonuncusu da bu muameleyi yapınca birinci tekrar başlayacak. Bu hal,
insanlar arasındaki hüküm bitinceye kadar devam edecek." (Müslim, Zekât 301,
hadis no: 590; Buhârî, Eymân 3, Zekât 43; Tirmizî, Zekât 1, h. no: 617; Nesâî,
Zekât 2, h. no: 5, 10-11)

Açıklama: Nevevî bu hadisten şu hükümlerin
çıkarıldığını belirtir:

1- Sadaka hayır olan her şeyde câridir,
iyiliğin tek şubesine münhasır değildir. Hadis, sadakanın her çeşidine teşvik
etmektedir.

2- Yemin teklif edilmeden yemin etmek
câizdir, hatta bunda, bir emrin te'kidi veya bir maksadın tahakkuku gibi
herhangi bir maslahat varsa müstehabdır. Keza, meselede ihtiyârîliği, câiz olma
durumunu nefyetmek için de yemin etmek gerekebilir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm)'in hadislerinde bu maksadla yapılan yemin çoktur.

3- Yeri gelince "Annem babam sana feda olsun!"
cümlesini kullanmak câizdir.

4- Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm)'in eliyle arka, ön, sağ, sol cihetlerine işaret buyurması, mühim bir
harcama ihtiyacı hangi maksadla çıkarsa, nereden gelirse derhal infak etmek
gereğine işarettir. (İ. Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları,
3/167)

"Sıkılık huyundan kaçının. Zira sizden önce
gelip geçenler bu huy yüzünden helâk oldular. Şöyle ki: Bu huy onlara cimrilik
emretti, onlar hemen cimrileşiverdiler, sıla-ı rahmi kesmelerini emretti, hemen
sıla-ı rahmi kestiler, doğru yoldan çıkmayı (fücur) emretti, hemen doğru yoldan
çıktılar." (Ebû Dâvud, Zekât 46,
hadis no: 1698)

Açıklama: Sıkılık diye tercüme ettiğimiz
kelimenin aslı "şuhh"dur. Cimriliği de içine alan bir huyu ifade eder. Bu huy,
pek çok fenalıkların kaynağı durumunda olan bencilliğe benzetilebilir. Nitekim
bencil insan, maddî mânevî her imkânı kendi kaprislerini tatmine sarfederek
pekçok beşerî müesseseleri yıkar, sosyal bağları koparır. Sözgelimi sıla-i rahm,
yakınlara ilgiyi, hediyeleşmeyi, ihtiyaç sahibine yardımı gerektirir.
Bencillikle cimrileşen bunları kaldırır atar

Fücûru bazı âlimler "yalan", bazı âlimler "zina"
olarak anlamışlar, biz "doğruluktan ayrılma"  diye tercüme ettik. Demek ki,
insan sıkılığa, bencilliğe düştü mü, nefsin hâris hissiyatını tatmin yolunda
pekçok fenalıkların kapısını açmış, birçok hayır kapılarını da kapamış
olmaktadır. (İ. Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:
3/167-168)

"İki özellik vardır ki bir mü'minde asla beraber
bulunmazlar: Cimrilik ve kötü ahlâk."
(Tirmizî, Bir 41, h. no: 1963)

Açıklama: Hadis-i şerif, bu iki vasfın mü'minde
beraberce bulunmaması gereğini ifade etmektedir. Türbüştî'nin açıklamasına göre,
bu hadisten murad, mezkur iki huyun kâmil seviyede güçlenmiş olarak bir araya
gelmeleridir. Öyle ki kişi ondan bir an olsun kendini kurtaramaz. Her an bu
huylar kişide mevcuttur ve kişinin bunlardan bir rahatsızlığı, bir şikâyeti de
yoktur. Bilakis râzıdır.

Öyle insanlar var ki bazan cimrilik edip, ara
sıra kötülük işler sonra da pişman olup üzülür, veya nefsi bir kısım cimrilik ve
ahlâksızlıklara çağırdığı halde vicdânı ve sağduyusu buna karşı koyar ve bir iç
mücâdelesine girer. Şu halde bu durumda olan kimse hadisin tahdidine dâhil
değildir. Her mü'minin bu hallerle imtihan edildiği söylenebilir. Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm), müminleri cimriliği prensip olarak benimseme kötü
huyuna karşı uyarmaktadır. (İ. Canan, a.g.e. 3/168)

"Her ümmet için bir fitne vardır, benim
ümmetimin fitnesi de maldır."
(Tirmizî, Zühd: 26, hadis no: 2337)

Açıklama: Tirmizî'nin sahih olduğunu belirttiği
bu hadisle Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) "mal" konusuna dikkat
çekmiştir. Şârihler, hadiste geçen "fitne'yi dalâlet ve masiyet, yani sapıtma ve
Hakk'a isyan olarak anlarlar. Yani bu ümmeti hak yoldan ayıracak, İslâm'dan
uzaklaştıracak en mühim âmil "madde ve mal" olmaktadır. İslâm düşmanı gizli ve
açık komitelerin, mahallî ve beynelmilel teşkilatların Müslümanları ayartabilmek
için en ziyade "madde"ye dayandıklarını müşahede ettikçe, nice yakınlarımızın,
bu vatan evlatlarının maddî menfaat sebebiyle dinden koptuklarını gördükçe,
"Kâfirler mallarını, Allah'ın yolundan insanları alıkoymak için sarfederler ve
daha da sarfedeceklerdir." (8/Enfâl, 37) âyetinin teyidini görmekle
Rasûlullah (s.a.s.)'ın benzeri ihbaratında ortaya çıkan gaybtan haber mucizesi
karşısında hayranlığımızı ifade etmekten kendimizi alamıyoruz.

Bu ve bundan sonra da göreceğimiz bir kısım
hadisler, yanlış yoruma sebep olmamalı. İslâm temelde servete, kuvvete karşı
değildir. Bilakis, pekçok hadis Müslümanı kazanmaya teşvik eder. Dinimizin mühim
bir parçasını teşkîl eden zekât, sadaka gibi farz ve mendup emirlerin yerine
getirilmesi, cihad vazifesinin başarıyla yürütülmesi hep "mal"a, mal sahibi
olmaya bağlıdır. Keza:"Veren el alan elden üstündür" , "Kuvvetli
mü'min, Allah nezdinde zayıf mü'minden daha hayırlı, daha üstün, daha
sevgilidir", "Müttakî olana zenginliğin bir zararı yoktur" gibi
hadisler, "(Ey mü'minler!) onlara karşı gücünüzün yettiğince -Allah'ın
düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında Allah'ın bilip, sizin
bilmediğinizi yıldırmak üzere kuvvet ve savaş atları hazırlayın" (8/Enfâl,
60), gibi âyetler Müslümanı çalışmaya, kuvvetli olmaya teşvik etmektedir.

Öyle ise, "mal" ve "madde"yi kınayan ifadelerin
gayesi, bunların, her an uyanık olunmadığı takdirde ahlâki ve dinî hayatımızda
sebep olacağı sefahat ve düşüklüklere karşı uyarmaktır. Unutmayalım ki, bütün
terakki ve kalkınma hareketleri yoksulluk ve darlıktan doğduğu halde, duraklama
ve gerileme hareketleri de doruk noktasına ulaşan bolluk ve zenginliğin
getirdiği rehavet ve sefâhetle başlamaktadır. Bunun en güzel örneği Hz.Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm)'in kurduğu İslâm devletidir. Zaman zaman açlıktan düşüp
bayılan, açlığını hafifletmek için karınlarına taş bağlayan insanlar, onun
temelini atıp, kısa zamanda üç kıtaya uzanan bir devlet hâline getirmişlerdir.
Kezâ tarihçiler Osmanlı Devleti'nin duraklamasını Kanunî ile başlatırlar,
halbuki, diğer açıdan Kanunî gelişmenin zirvesini temsil eder.

Şu halde Allah elçisi, ezelî ve ebedî
hakikatların tebliğcisi olan Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm)in "mal" ve
"madde" karşısındaki uyarılarına iyi kulak vermek, onları iyi anlamak gerektir:
"Allah'a kasem olsun sizin için fakirlikten (darlıktan) korkmuyorum. Sizin
için öncekilere genişleyip (bollaştığı) gibi size de dünyanın genişleyip
bollaşmasından, onlar gibi sizin de dünyalık yarışına düşmenizden, dünyalığın
onları helâk ettiği gibi, sizi de helâk etmesinden korkuyorum."

Hz. Peygamber (s.a.s.)'in "mal" karşısındaki
tutumunu kavramada şu hadisi görmemiz yeterlidir: "İnsanlar dünyalık
karşısında dört kısımdır: Bir kul vardır, Allah ona mal ve ilim vermiştir, o bu
mal hususunda Allah'tan korkar da onu sıla-ı rahimde harcar, malda mevcut olan
Allah'ın hakkını bilir ve yerine getirir. İşte bu en yüce mertebeyi elde eder.

Bir diğer kul vardır, Allah ona ilim vermiştir
fakat mal vermemiştir, ancak iyi niyet sâhibidir, şöyle der: Eğer malım olsaydı
falanca gibi hayır yollarında harcayacaktım. Allah onu niyyetiyle kabûl eder ve
ecir yönüyle önceki ile eşit olur.

Bir üçüncü kul vardır, mal sahibidir, ancak
Allah ilim vermemiştir, malını şehvet yolunda câhilâne harcar. Ne Rabbinden
korkar ne de onunla sıla-i rahimde bulunur. Malda mevcut Allah'ın hakkını da
bilmez. Bu en fena bir mertebedir.

Dördüncü bir kimse daha vardır. Allah ona ne mal
ne de ilim nasib etmiştir. Ancak, sefihlere gıbta ile: "Eğer param olsaydı der,
falanca gibi harcar onun gibi yaşardım." Bu da niyyeti ile o sefih gibi olur ve
günahta eşit olurlar." (İ. Canan,
Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/169-170)

"Çiftlik edinmeyin, dünyaya bağlanır
kalırsınız." (Tirmizî, Zühd 20, hadis
no: 2329)

Açıklama: Çiftlik diye tercüme ettiğimiz
kelimenin aslı day'a'dır. Bağ-bahçe, ekim tarlası, köy mânalarına gelir.
en-Nihâye'de, kişinin geçimini sağladığı san'at, ticaret, ziraat vs. her çeşit
meşguliyete da'a denebilmektedir. Kamus'ta akar ve işletilen araziye day'a
dendiği belirtilir. Hülâsa dünyanın hayatının idamesi için gerekli olan kazanç
vasıtalarının hepsini anlamak bile mümkün. Yasaklanan husus, dünyevi kazanç
bahanesiyle âhireti, Allah'ın zikrini unutmaktır. Çünkü dünyaya aşırı ilgi,
öbürüne mâni olmaktadır. Halbuki ayet-i kerime: "(Öyle adamlar) vardır ki onları
ne bir ticaret, ne bir alışveriş Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namaz kılmaktan,
zekât vermekten alıkoymaz..." (Nur: 24/37), buyurmaktadır. (İbrahim Canan,
Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/171)

Abdullah İbnu'ş-Şihhîr (r.a.) anlatıyor:
"Rasûlullah (s.a.s.) Elhâkümü'ttekâsür sûresini okurken yanına geldim. Bana:
"İnsanoğlu 'malım, malım!' der. Halbuki Âdemoğlunun yiyip tükettiği, giyip
eskittiği ve sağlığında tasadduk edip gönderdiğinden başka kendisinin olan neyi
var? (Gerisini ölümle terkeder ve insanlara bırakır.)" (Müslim, Zühd 3, 4,
hadis no: 2958; Nesâî, Vesâya 1 hadis no: 6, 238; Tirmizî, Tefsîru Tekâsür,
hadis no: 3351)

"Altına tapanlar mel'undur, gümüşe tapanlar
mel'undur." (Tirmizî, Zühd 42, hadis
no: 2376

Açıklama: Hadis-i şerif para biriktirmekte hırs
gösterenleri lanetlemektedir. Meşrû olarak kazanmanın helâl olduğunu biliyoruz.
Yasağın şiddetini ifade için Rasûlullah (s.a.s.) hem lânet olsun, yani
"Allah'ın rahmetinden uzak olsun"  diyerek, hem de bu işi yapanları
"altın ve gümüşe tapanlar" diye tehzil edici bir teşbihte bulunarak
yapmıştır.

Para kazanmada gayr-ı meşruluğun ölçüsü,
"hırs"tır. Yani paraya aşırı bir hırs gösterip haram-helal demeden sâdece
kazanmayı düşünen, zekâtını vermeden, hayır yolunda harcamadan sadece çoğaltmayı
düşünen kimse paraya tapıyor demektir. Zira mükerrer âyet ve hadisler mü'mini
Allah ve Resûlü (radıyallahu anh)'nün sevgisini her çeşit sevgiden üstün tutmaya
dâvetle bunu emrederler. Hatta bir hadislerinde Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm) "Din sevgi ve buğzdan başka birşey değildir" buyurur. Şu halde para
sevgisi Allah sevgisinden öne geçti mi, bu ona tapmadır. Para kazanma
meşgaleleri yüzünden ibadeti terketmek, kazanılan paranın zekâtını tam olarak
gönül hoşluğuyla ödememek gibi durumlar para sevgisinin Allah ve Resulüne olan
sevgiye galebe çaldığını gösterir.

Şârihler, hadiste "altın ve gümüşe sahip
olanlar" veya "cem edenler"in zikredilmemiş olmalarına dikkat çekerler, çünkü,
belirttiğimiz gibi suç olan "para kazanmak" değildir, "tapınmaya düşmek"dir,
para sebebiyle Allah'ı unutmak, tuğyan etmektir.

Hadiste "altın" ve "gümüş"ün zikri, dünyevî
serveti bunlar temsil ettiği içindir. Değilse, her çeşit madde düşkünlüğü buna
dâhildir. Nitekim günümüzde dolar, apartman dairesi, arsa, fabrika vs.
düşkünleri çoğalmaktadır. (İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ
Yayınları: 3/172)

İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor:
"Rasûlullah (s.a.s.) bir keresinde, "Hanginiz, vârisinin malını kendi
malından daha çok sever?" diye sordu. Cemaat: "Ey Allah'ın Rasûlü, içimizde,
herkes kendi malını vârisinin malından daha çok sever" dediler. Bunun üzerine:
"Öyleyse şunu bilin: Kişinin gerçek malı hayatında gönderdiğidir. Geriye
koyduğu da vârislerinin malıdır." (Buhârî, Rikak 12; Nesâî, Vesâyâ 1, hadis
no: 6, 237-238)

"Sizden birine, dünyalık olarak bir hizmetçi ve
Allah yolunda cihadda kullanacağı bir binek edinecek kadar mal toplaması
yeterlidir." (Tirmizî, Zühd 19, hadis
no: 2328; Nesâî, Zînet 119, h. no: 8, 218-219); İbn Mâce, Zühd 1, h. no: 4103)

"Cömert Allah'a yakındır,
insanlara yakındır, cennete yakındır, cehennemden uzaktır. Cimri ise Allah'tan
uzaktır, insanlardan uzaktır, cennetten uzaktır, cehenneme yakındır. Câhil
sehâvet sahibini Allah, cimri ibadet düşkününden daha çok sever."
(Tirmizî, Birr 40, hadis no: 1962)

Açıklama: 1- Hadiste geçen ve
cömert olarak tercüme ettiğimiz "sehâvet", Aynî'nin açıklamasına göre, "Uygun
olanı uygun olana vermek, kendi kazancından, herhangi bir karşılık almadan
harcamaktır. Bu, güzel ahlaklardan biridir, hatta en başta gelenlerden biridir.
Buhl (cimrilik) bunun zıddıdır." Sehâvet dilimizde cömertlik olarak ifade
edilir. Sahî de cömert demektir.

2- Sahî'nin yani cömert
kişinin Allah'a yakın olmasından maksad mesafe yönüyle yakınlık değildir.
Allah'ın rahmetine ve sevabına yakınlıktır. Zîra Allah'a mekan ve cihet nisbet
etmek caiz değildir. İnsanlara yakın olması da onların muhabbeti, sevgi ve
hürmet gibi manevi yakınlıklarını ifade eder, burada da mekan yakınlığı maksud
değildir. Cennete yakınlık'tan murad mesafe yakınlığı olabilir, bu caizdir.
Çünkü, malından Allah rızası için bol bol layık olan yerlerde sarfetmekle
cennete götüren yola sülûk etmiş olmaktadır. Hadisler cennet ve cehennemin
etrafını mekruhât ve şehevât perdelerinin sardığını belirtir. Kişi ameliyle
birinden uzaklaşırken, diğerine yaklaşmaktadır.

Kişinin cennete yaklaşması,
cennetle kendi arasındaki perdeleri kaldırması demektir. Ulemâ, hayırlı
amellerin ve hususan Allah rızası için yapılan harcamaların bu perdeleri refedip
kaldırdığını beyan etmiştir.

Gazâlî der ki: "Cimrilik, dünyaya
bağlanmanın meyvesidir; cömertlik ise zühd'ün yani dünyaya kıymet vermemenin
meyvesidir. Meyveye yapılan övgü, muhakkak ki meyveyi veren ağaca yapılmış olur.
Cömertlik, gerçek tevhid ve hakikî tevekküle ermenin sonucudur. Yani Allah'ın
yaptığı vaade ve rızık hususunda verdiği garantiye samimi olarak inanmaktan
neş'et eder. Bunlar ise, hadiste işaret edilen tevhid ağacının meyveleridir.
Cimrilik ise şirkten neş'et eder. Bu da sebeplere bağlanıp kalmaktan ve Allah'ın
vaadi hususunda düşülen şekk'ten neş'et eder."

3- Tîbî, sahî ve bahîl
kelimelerinin harf-i tarifli yani ma'rife olarak gelmesini ahd-i zihnî olarak
yorumlar ve: "Burada kastedilen sahî ve bahl'den murad, şeriatça sahî ve bahil
addedilen kimsedir (örfçe, insanlarca sahî ve bahil addedilen değil)" der. Bu
mütalaayı yaptıktan sonra şu neticeyi beyan eder: "Öyleyse, zekâtını veren
Allah'ın emrine uymuş, O'nu tazim etmiş ve mahlûkâtına olan şefkatini ortaya
koyup, malından vererek yardım elini uzatmış olmaktadır. Bu kimse Allah'a da
yakındır, insanlara da yakındır. Makamı da cennetten başka bir yer olamaz. Böyle
yapmayanın durumu da bunun aksidir. İşte bu sebeple, hadiste söylendiği üzere,
cahil olan cömerti Allah, âbid olan cimri'den daha çok sever. (İ. Canan, a.g.e.
8/5-6)

Yine Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor:
"Rasûlullah (s.a.s.) bir hadis-i kudsîde, Allah Teâlâ'nın şöyle söylediğini
haber verdi: "Sen infak et, ben de sana infak edeyim." Efendimiz devamla
dedi ki: "Allah'ın eli (yedullah) doludur. Gece ve gündüz (boyu yapılan)
arkası kesilmez infaklar onu azaltmaz. Arz ve semâvâtın yaratılaşından beri
Allah'ın infak ettiklerini düşünün! Bunlar, O'nun elindekinden hiçbir şey
eksiltmemiştir. O'nun Arş'ı suyun üzerindeydi. Elinde mîzan da var, alçaltır,
yükseltir." (Buhârî, Tevhîd 22, 35, Tefsiru Hûd 2, Nafakât 1; Müslim, Zekât
37, hadis no: 993; Tirmizî, Tefsîr, hadis no: 3048)

Açıklama: 1- Bu hadisin baş kısmı
hadis-i kudsîdir, yani mânası Allah'tan, lafzı Hz. Peygamber'dendir. Bu çeşit
hadisler "Rabbim buyuruyor ki" diyerek Resûlullah'ın Allah'tan rivayeti şeklinde
başlar. Her ne kadar bütün hadisler "O nefsinden konuşmaz, O'nun konuştuğu
vahiyden başka bir şey değildir" (Necm 3-4) ayetiyle ilâhî garantiye mazhar ise
de, bazıları nebevî içtihad olabilmektedir. Şu halde içtihad ihtimalinden uzak
olmak kudsi hadisin imtiyazlarından biridir.

2- Hadiste geçen, "Allah'ın eli"
diye  çevirdiğimiz yedullah tabiri bazı tariklerde yeminullah yani Allah'ın sağ
eli diye gelmiştir. Ulema bunu nimet, hazineler diye anlamıştır. Öyle ise
Allah'ın eli, Allah'ın hazineleri demektir. Hazine diye ifade edilen her çeşit
malmülkteki tasarruf sağ elle yapılması sebebiyle, Cenâb-ı Hakk'ın zenginliğini
(hazinelerini) ifade için yemînullah (Allah'ın sağ eli) tabiri kullanılmıştır.
Dolu olmak'la Allah'ın nihayetsiz olan zenginliği ifade edilir, zîra O'nun
nezdinde insan ilminin ihâtâdan aciz kalacağı zenginlikte rızık vardır.

3- Hadiste birdenbire "O'nun arşı
suyun üzerindeydi" cümlesinin yer almasını, bazı şârihler, Allah'ın
zenginliğinin derecesinin ifade zımnında, Resulullah tarafından Arz ve semâvâtın
yaratılışından beri Allah'ın infak ettikleri zikredilince, zihne kendiliğinden
gelecek, "Bundan önce ne vardı?" sorusuna cevap olarak açıklarlar. Çünkü, yine
Buhârî'de kaydedilen bir hadis arz ve semâ'nın yaratılmasından önce Arş'ın su
üstünde olduğunu belirtir: "Allah vardı, O'ndan önce hiçbir şey yoktu. Arş'ı
da su üstünde idi. Sonra semâvât ve arzı yarattı." İlk yaratılanın Arş
olduğu anlaşılmıştır.

4- "Elinde mîzan vardı" cümlesi
rivayetlerde "Diğer elinde mîzan vardı" şeklinde gelmiştir. Müteakip cümle:
"Mîzanı kâh alçaltır kâh yükseltir" demektir.

Hattâbî der ki: "Mîzan bir
temsildir. Ondan maksad mahlûkât arasında yapılan taksimattır. Nitekim
"alçaltır, yükseltir" ibaresi buna işaret eder." Müslim'de gelen bir başka hadis
burada kastedileni anlamamızda yardımcıdır: "Mîzan (terazi), Rahmân'ın
elindedir. Bazı kavimleri yükseltir, bazı kavimleri de alçaltır." Şu halde
alçalan ve yükselen'in, Allah'ın iradesi altında olmak kaydıyla milletler olduğu
anlaşılmaktadır. Mamafih, hadis başkaca anlamlara imkan tanıyacak vecizliktedir.

5- Hadis, Resûlullah'ın ilâhî hakikatleri,
insanların anlayacağı bir üsluba dökerek ifade ettiğinin güzel bir örneğini
teşkil eder. Bildiğimiz ve gördüğümüz mefhum ve eşyalara benzetme sûretiyle
görülmeyen hakikatler, temsiller şekli altında ifadeye dökülmektedir. Bu,
hadislerde sıkça görülen bir metoddur. (İ. Canan, 8/7-8)

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor:
"Rasûlullah (s.a.s.) ertesi gün için hiçbir şey biriktirmezdi." (Tirmizî, Zühd
38, hadis no: 2363)

Açıklama: Rasûlullah (s.a.s.)'ın
mümtaz vasıflarından biri, yarın endişesi taşımaması idi. Bu sebeple kendisine
ganimetlerden ayrılan payları ertesi güne bırakmadan dağıtırdı. Şarihler,
Efendimiz'in bu hasletini, O'nun Cenâb-ı Hakk'ın "rezzâk" vasfına olan güveninin
tamlığı ile îzah ederler.

Şunu da belirtelim ki, bazı
rivayetler ailesi için bir yıllık nafaka ayırdığını haber verir. Şârihler bu iki
rivayet arasında tearuz olmadığını belirtirler. Çünkü, Efendimiz, haznedâr ve
taksim edici durumundaydı. Eline ganimet vs.'den herhangi bir mal ulaşınca
derhal hak sahiplerine dağıtırdı. Bu esnada, başkalarına olduğu şekilde ailesine
de haklarını verir idi, zîra fey'de onların da hakları vardı. İbnu Dakîkul-Îd
der ki: "Yarın için hiçbir şey biriktirmezdi..." hadisi: "Kendi nefsi için
biriktirmezdi.." şeklinde te'vil edilmelidir , "Ehli için bir yıllık
yiyeceklerini ayırırdı" hadisi de her ne kadar onlarda iştiraki olsa da başkası
için yapılan biriktirmeye hamledilmelidir." Münâvî şu açıklamada bulunur:
"Ailesinin de, diğerleri gibi Allah'ın fey olarak verdiğinde hakları vardı.
Onların nefisleri, haklarını yanlarında bulundurmadıkça mutmain olmuyordu.
Resûlullah da onları, takatları haricinde bir şeye zorlamıyordu."

Yine Münâvî, Rasûlullah (s.a.s.)'ı
yiyecek biriktirmekten alıkoyan mahzuru "dağarcıkta olana güvenip Cenâb-ı
Hakk'ın feyzinden talepten geri kalmak" olarak açıklar. (İ. Canan,
8/8)

Cübeyr İbnu Mut'im (r.a.)
anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) Huneyn dönüşü yol alırken bedevîler ısrarla
(ganimetin taksimini) taleb ediyorlardı. Öyle ki bir ara, Rasûlullah (s.a.s.)'ı
bir semure ağacına doğru sıkıştırdılar ve ridasını kaptılar. Bunun üzerine durup
şunu söyledi: "Ridâmı verin, şu taşlar sayısınca koyun olsa, ben yine de onu
aranızda taksim ederdim. Ve sonra görürdünüz ki, ben ne cimriyim, ne yalancıyım,
ne de korkağım." (Buhârî, Cihâd 24, Humus 19)

Açıklama: 1- Hâdise, rivayetten de
anlaşılacağı üzere Huneyn sırasında cereyan etmiştir. Müslümanlar, Huneyn'de
Havazinlilerle savaşmış, neticede Cenâb-ı Hakk'ın lütfu ile zafer kazanılmış,
bol miktarda ganimet elde edilmiş idi. Çoksayıda esir (altı bin) ve sayısız deve
ve koyun sürüleri ele geçirilmişti.

Rasûlullah (s.a.s.) bu ganimeti
dağıtmakta acele etmek istemiyor, savaşılan yerden uzaklaşmak üzere durmadan
yürüyüş emri veriyordu. Öncelikle bedevîler olmak üzere, savaşa katılan bazı
gruplar ganimet dağıtımının gecikmesinden memnun değillerdi. Havazinlilerin
mağlup lîderi Mâlik İbnu Avf'a, Resûlullah'ın, müslüman olduğu takdirde ailesini
ve malını geri vereceğine dair saldığı haber üzerine Mâlik gelmiş, ona, kendi
ailesi ve malından başka fazladan yüz deve verilmişti.

Bilâhare, mal ve adamlarının
iadesi için gelen heyete Hz. Peygamber, geciktiklerini söyleyecek ve kendilerini
daha önce beklediğini, bu yüzden taksim işini de te'hir ettiğini anlatacaktır.
Şu halde, bedevîler, Resûlullah'ın bu niyetini sezmiş olacaklar ki, ganimetin
bir an önce taksimi için müracaatlarını sıklaştırıp, tazyiklerini artırmış
olmalıdırlar.

Sadedinde olduğumuz rivâyet, Hz.
Peygamber (s.a.s.)'i taksim yapmak üzere karar verip mola emrini vermeye
sevkeden son sahneyi tasvir etmektedir. İbnu Hacer'in kaydettiği bir başka veche
göre, bedevîlerin tazyiki ile Hz. Peygamber'in devesi yoldan çıkar, bir semure
ağacına sıkışır, bu fırsatta ridasını kaparlar. Rivayetin devamında Rasûlullah
(s.a.s.)'ın orada indiği ve müslümanların da indiği vs. belirtilir.

Hadisten Elde Edilen Faydalar:
Hadis, cimrilik, yalan ve korkaklığı zemmetmektedir. Müslümanların imamında bu
vasıflardan hiçbiri olmamalıdır. Hz. Peygamber (s.a.s.) bedevîlerin kabalık ve
anlayışsızlıklarına karşı sabır ve tahammül göstermiş, onları anlayışla
karşılamıştır. Kişinin, yeri gelince nefsindeki güzel hasletleri söylemesi
câizdir. Kendisini korkak zannneden cahillere böyle olmadığını söylemek gibi. Bu
mezmum olan fahr (övünme) değildir. Hak taleb eden kimse, vaade razı
olmalıdır, yeter ki vaad eden kimse sözünü yerine getirecek durumda olsun. İmam
muhayyerdir, ganimeti dilerse savaş biter bitmez dağıtır, dilerse daha sonra
dağıtır. (İ. Canan, 8/9-10)

Ukbe İbnu'l-Hâris (r.a.)
anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) bize ikindi namazı kıldırmış idi. (Selam
verince) acele ile cemaati yarıp evine girdi. Halk onun bu telaşesinde hayrete
düşmüştü. Ancak geri dönmesi gecikmedi. Gelince, (halkın merakını yüzlerinden
anlayan Hz. Peygamber şu açıklamayı yaptı): "Yanımda kalan birkısım altın vardı
(namazda) onu hatırladım. Beni alıkoyacağından korktum ve hemen gidip dağıttım."
(Buhârî, Ezân 155, Amel fi's-Salât 18, Zekât 20, İsti'zân 36; Nesâî, 104, hadis
no: 3, 84)

Açıklama: Parantez içerisine
koyduğumuz açıklayıcı ziyadeler, rivâyetin Buhârî'de ki bir başka vechinden
alınmadır. Hz. Peygamber'in hâne-i saadetleri mescidin geri tarafındaki avlunun
kenarlarında olduğu için gidip gelmesi çabuk olmuştur. Üstelik, Hz. Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm) namazda hatırlamış olduğu dağıtılmamış altından bir an
önce halas bulmak için, çok sür'atli ve telaşlı hareket etmiş, bu hal "ne oldu?"
diye cemaatin merak ve endişesini takrik etmiştir. Resûlullah halkın merakını
yüzlerinden okuduğu için hem bu meselede ders vermek ve hem de endişelerini
gidermek için, daha onlar sormadan açıklama yapmıştır.

Hadis namazda, namazla ilgisi
olmayan dünyevî ve uhrevî şeyler tefekkür etmenin namazın sıhhatine mâni
olmadığını göstermektedir. Ulema, "Dînî şeyler düşünmenin mahzuru, dünyevî
şeyler düşünmekten daha hafiftir" demiştir. Esasen namazda zihnin, dünyevi
şeylerle meşgul olmaması temenni edilen en güzel durumdur. Ancak bunu
gerçekleştirmek zordur. Bu sebeple dinimiz, zihnî meşguliyetlerin, erkâna giren
bir şeyin terkine sebep olmadıkça namazın sıhhatini bozmayacağını bildirmiştir.

Ulemâ, bu hadisten, ayrıca
selamdan sonra dua için beklemenin vacib olmadığı hükmünü çıkarmıştır. Keza:
"İhtiyaç halinde cemaati yarıp çıkmak mübahtır, namazın içinde mübah bir işe
azmetmek câizdir" denmiştir.

Hadisin sonunda Resûlullâh'ın
"Beni alıkoyacağından korktum] ibaresi, "Evde duran paranın, zihnimi kendisiyle
meşgul ederek, Allah'a teveccüh edip O'na yönelmekten beni alıkoymasından
korktum" demektir. Bazı rivâyetlerde "Taksimini emrettim" yerine "Taksim ettim"
demiştir. (İ. Canan, 8/9-10)

"Şurası muhakkak ki, çocuk, cimrilik ve
korkaklık sebebidir." (Kütüb-i Sitte
Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 472)

 

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar